The Twilight Sad + The Ringo Jets // 01.11.12 / Babylon

Çok hevesle beklediğim konserlerin sonundaki rüyadan uyanma hissi hep kalbimi kırıyor. The Twilight Sad performansında kapakçıkları kopan, karıncıkları solup giden kalbimi tamir etmeye çalışıyorum hala. Müzisyenlerle ruh birliği içinde olduğumu hissettiğim anlar o kadar mutluluk verici ki, gözlerimi kapayıp derin derin nefes alıyorum sahne önlerinde, anın gerçekliğini iyice içime çekmek için.

The Twilight Sad’i ilk defa Paris’te Erasmus öğrencisi olduğum dönemde, Mogwai’yle birlikte turladıkları 2008 kışında dinledim. Müge’yle birlikte kafayı Cold Days From The Birdhouse’a takmıştık. Hayatımın en çok üşüdüğüm aylarıydı ve sürekli mezarlıklarda geziyorduk. Mutfak penceresinin buz tutup açılmadığı küçücük çatı katı odasında karnabahar yiyip film izliyorduk. Geceleri perdenin aralığından karşı komşunun salonunu dikizleyerek uykuya dalıyordum. Sabahları küfür kıyamet uyanıyordum. Yemek düzenimiz bozulduğu için kilo veriyorduk ve evde ya The Twilight Sad ya da Winter Took His Life çalıyordu. Mogwai öncesi çaldıkları birkaç şarkıdan sonra solist James Graham, mikrofonu yere fırlatıp birini dövmeye gidiyormuş gibi sinirle çekip gitmişti sahneden. Atamadığım çığlıkları o atmıştı, boğamadığım hayali canavarları o boğmuştu mikrofonun kablosuyla.

Grubu İstanbul’da, araya 4 yıl, 2 albüm ve geri alınan kiloları koyarak izlemek, bitmiş olduğuna sevindiğim bir döneme özlem duymak gibi karmaşık hissettirdi. Başka bir ülkenin başka bir şehrinde, kaçabileceğini sandığın şeyleri burnunun dibinde bulmanın boktan aydınlanmasını hatırlattı. Ben ne kadar aynı değilsem, The Twilight Sad de o kadar farklı. Bu yıl çıkardıkları No One Can Ever Know’la müziklerinin ufkunu genişlettiler. Post-rock kalıplarından sıyrılıp daha nefes alan, krautrock ilhamlı bir yola girdiler. Solist James Graham’ın ağır İskoç aksanı ve kalbi kırık sesi etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmedi.

Graham’ı sahnede izlerken, çok özel bir şeye tanıklık ediyormuş gibi hissediyor insan. Şarkıları gözlerinin akı görünecek kadar kendinden geçerek söylemesi, çıplak sesle çığlıklar atıp durması, her şarkının sonunda gözlerini açıp yavaş yavaş gerçekliğe dönmeye çalışması o kadar hakiki ki, vokalin kısık kalması ya da herhangi bir teknik sorun zerre umrumda değil. Kendi müziği tarafından hırpalanan bir adamın şeytan çıkarma ayinini huşu içinde izliyorum. Gözlerimi kapadığımda beynime üşüşen görüntülerin beni hırpalayarak içimden geçip gitmesine izin veriyorum. Bir ayin yapılacaksa, herkes elini taşın altına koymalı. Yok öyle başkasının katarsisinden nasiplenmek. 

Ağırlığın No One Can Ever Know’a verildiği konserde önceki albümlerden Reflection Of The Television, I Became A Prostitute, Cold Days From The Birdhouse gibi kesici parçalar da unutulmuyor. Babylon’dan aklımda Kill It In The Morning ve her iyi konserden sonra olduğu gibi kalp kırıklığıyla çıktığımda, yağmurun başlaması dünyadaki en doğal şey gibi geliyor.

Gecenin açılışını yapan The Ringo Jets’i izlemek hep zevkli. Türkiye’de “Bak bunlar çok iyi” diye pompalanan grupların çoğu birbirinin kopyasından ibaretken TRJ’in dipten ve derinden ilerlemesi, yeni şarkılarını konserlerde patır patır patlatması ve en basit tabirle laf kalabalığı yapmayıp işine bakması çok hoşuma gidiyor. Aynı şeyleri söyleyebileceğim bir diğer grup Cemiyette Pişiyorum’la birlikte 23 Kasım’da Peyote’de çalacaklar. Gidin, izleyin, bağırıp çağırın.

No Comments

Leave a Reply