Damien Jurado // Maraqopa

image

Bundan üç kış önce Paris’te öğrenciydim. “Son elli yılın en sert kışı” dedikleri yıllardan biriydi. Sekiz buçuktaki derse girmek için evden sekizde çıkıyorduk. Buz kaplı kaldırımlar ayaklarımızın altında çatırdıyordu. Radyatörsüz sınıfta paltomuza sarınıp Abbas Kiarostami dinliyorduk. Hayattaki mutluluğum çoğunlukla iki şeye bağlı; üşümemek ve aç kalmamak. Paris’te çok üşüyordum. Okulda, evde, metroda, sokakta, her yerde üşüyordum. Okulun boktan kantininde yiyecek bir şey bulamadığım için dandik sandviç ve elmalar dışında gündüzleri pek yemek de yemiyordum. Bu yüzden sürekli mutsuz olmaya meyilliydim. Mutsuz olmamak için çabalamam, bir şeyler yapmam gerekiyordu. 

Erasmus’a birlikte gittiğimiz ve Paris’te birlikte yaşadığımız Müge’yle neredeyse her gün bir müzeye gidiyorduk. Saraylar, parklar, bahçeler, caddeler, meydanlar birbiri ardına önümüzde açılıyordu. Gecelerse konserlere aitti. Daha Paris’teki ikinci günümüzde Sun Kil Moon’u izlemiştik. Hatla birlikte verilen takoz cep telefonlarını acil durumlar dışında kullanmıyorduk. Kitapçık şeklinde bir haritamız vardı, onunla buluyorduk yolumuzu. İlk defa gördüğümüz ve belki bir daha hiç görmeyeceğimiz caddeler, adını artık hatırlamadığımız sokaklarla kesişiyor, bizi küçük barlara, konser salonlarına götürüyordu. Damien Jurado’yu da böyle küçük bir mekanda, eski Charonne Garı’ndan bozma Flèche d’Or‘da izledik. Bar, “altın ok” anlamına gelen adını Paris – Calais seferini yapan trenden alıyordu. Jurado’nun Caught In The Trees albümü yeni çıkmıştı. Grubu pasaportlarındaki bir sorun nedeniyle gelememişti. Damien Jurado grup için kurulmuş sahnenin ortasında, akustik bir konser vermişti. Herhalde 40-50 kişiydik. Elimizde konserden sonra paltomuzun cebine koyup eve götürdüğümüz plastik bardaklarda bira vardı. Coats Of Ice ilk defa o gece aklıma takıldı, hala da gittiğini söyleyemem. 

Birini ilk defa nerede, hangi ruh halinde dinlersem hep orada kalma ihtimali var. Bu bir risk aslında, zor zamanlarda dinlediğim albümleri terk eden biriyim. Ama Damien Jurado’yu hiç terk etmedim. O benim için boktan günlerin güzelliğini ifade ediyordu. Yeni albümü Maraqopa‘yı açan Nothing Is The News’u duyduğumda metro istasyonlarının klinik yeşili çaktı yine gözümde. Şarkılarda yitirilenler, yeniden bulunanlar, kendinden ve başkalarından kaynaklanan hayal kırıklıkları yumak gibi birbirine dolaşıyor. Jurado’nun beni tamamen kontrol altına alan bir sesi var. Onu dinlerken başka bir şey yapamıyorum. Anlattıklarına kulak verip hissedebiliyorum ancak. Melodiler parmaklarımda usulca çözülüyor, geri vokaller karanlık metro tünellerinden sesleniyor, korolar öğle saatinde sakince sandviç sıralarında bekliyor. Maraqopa, sevgilini birkaç ay geride bırakmak zorunda olmak gibi hüzünlü bir macera. Asla karanlık değil, yara kabuğu soymaya benzer tatlı bir hissiyat barındırıyor. Geçmişini yüklenip devam etmenin iç rahatlığını dinleyiciye geçiriyor. Geçiciliğin bilinciyle keyfi sürülen bir öğle sonrası bu albüm. Sıcak değil ama güneşli.

No Comments

Leave a Reply