MENÜ

Defter #12

Defter #12

Yoğunuz işte, bildiğin gibi

Tuhaf günler. Bahar artık gelmek için kapıyı bacayı zorluyor. Oy kullanmama düşüncesiyle uyandığım günün öğleninde sandık, akşamında TV başında içimin kıpır kıpır oluşunun üzerinden iki hafta geçmiş. Artık içinde bana göre bir şey barındırmadığına inanmak üzere olduğum şehri yeniden sevmeye nasıl da hazırmışım meğer. Minicik bir kıvılcım görsem umudu harıl harıl yakacakmışım yeniden. Tuhaf ve hatırlanacak günler.

Yaklaşık sekiz aydır alışkın olduğumdan daha yüksek bir tempoda çalışıyorum. Bazen gündüzü gecesi olmuyor, vücut bazen “benden bu kadar” deyip yatağa yapışıyor, beyin çoğunlukla “sürpriiiz, bil bakalım neyi atladım” diye şakalar yapıyor. Fark ediyorum ki artık kimle konuşsam duyduklarım aynı; “Kafam yandı”, “Aklımda tutamıyorum”, “Kendim için bir şey yapamıyorum”, “Yavaşlamaya ihtiyacım var”, “Biraz durmam lazım”… İstanbul gibi yaşaması zor bir şehirde görünüşe göre isteklerimiz giderek şuna vardı: İyi hissetmek. İyi hissetmek ülkenin durumuyla, ekonomiyle, her gün hayatla yaşadığın sürtüşmeyle, içinde hareket ettiğin mimariyle, kültür sanat ürünlerine erişiminle, beslenmenle, kendini gerçekleştirecek fırsatı bulabilmenle yakından ilgili. Hiçbir şey tam değilken, irili ufaklı kaygılar arasında savrulurken bile bir şekilde mutluluk üretebiliyoruz. Aslında iyi hissetmeye programlanmış olduğumuzu düşünüyorum bazen. Belki de mücadele, iyi hissetmeye, mutlu olmaya hakkımız olduğunu düşündüğümüzde güçlenecek.

Bu Ülkeden Gitmek

Gözde Kazaz ve İlksen Mavituna‘nın, son yıllarda Türkiye’den göçenler, Türkiye’ye geri dönenler ve bu göç ikliminde Türkiye’de kalmayı seçenlerle yaptıkları söyleşileri içeriyor “Bu Ülkeden Gitmek.” Kitaptaki yorumlardan en kalbimi cızlatanı, artık bu şehirde, bu ülkede kendine ait bir yer olamayacağı düşüncesi. Çok yakın hisler. Köklerini kaybetmek, evim diyebileceğin bir yer arayışıyla küçük mahallelere sıkışmak, geleceğe dair net bir resim görememek ve bunu kitleler halinde hissedip, daha iyi ve mutlu olacağını düşündüğün bir ülkeye göçmek.

Ülkeden göçen kadınların sıklıkla altını çizdiği bir etken, güvenlik. Güvenlik riskinin aklıma bile gelmediği bir yaşamı hayal etmekte zorlanmam ne acı. Aslı Erdoğan‘ın Mucizevi Mandarin‘ini okurken, öykünün anlatıcısı kadının geceler boyu Cenevre’nin tenha sokaklarında dilediğince yürümesine özeniyorum. Kaygıyla gölgelenmemiş özgürlük duygusuna gıptayla bakıyorum.

Hatırlamasan da orada

Kitap dedik, kafa yanması dedik, konu doğal olarak geçen ay okuduğumuz kitabı bile unutabiliyor olmamıza geldi. Okuduklarını detaylarıyla hatırlayamayanların içine su serpen bir yazı yazmış T24’ten Cemal Tunçdemir. Kitapları harfiyen hatırlamamızın mümkün olmadığını ama beynimize kaydedilenlerin düşünce yapımızda görünür olduğunu; okuduklarımızla birlikte farklılaşan bakış açımızın, gelişen empati yeteneğimizin, bizi değiştiren duyguların bizimle kaldığını söylüyor özetle. Güzel bir yazı, birkaç güne unutacak olsanız da okuyun bence.

Gibi Geliyor Bana

Defteri içinde bulunmaktan çok mutlu olduğum bir video serisinin haberini vererek bitirmek istiyorum. Audioban ekibiyle işin gücün arasında kamera karşısına geçtik ve Gibi Geliyor Bana başlıklı seride önümüze gelen her türlü nesneyi şarkılarla eşleştirmeye başladık. Hatice, Eray, Fakih, Müge ve ben, bundan sonra her cuma sizi Audioban YouTube kanalına bekliyoruz. Kanala üye olalım, zilleri açalım lütfen.

Audioban ne ola ki diyenler için özet: Audioban İstanbul başta olmak üzere ülkenin birçok yerinde etkinlikler düzenleyen, burada üretilen müziğin dinleyiciye ulaşmasına gerek bu etkinlikler gerek dijital ve plak formatında albüm yayınlarıyla aracı olmaya çalışan, upuzun bir yolun henüz başındaki bir ekip.

Defter #13
Defter #11