Sziget Festival I: Die Ärzte, Flogging Molly, Nick Cave and the Bad Seeds

photo 004_zps20014b9f.jpg

[Fotoğraf: Balogh Zoltán]

Hepimizi ters köşeye yatıran 2013 yazının dibine doğru, mutluluk gitgide kişisel gündemimin kenarına sıkışırken bir nefes alma hamlesiyle Budapeşte’deki Sziget Festival’a sarıldım. Festivalden döneli bir hafta olmasına rağmen kelimeleri ancak bir araya getirebiliyorum. Belki hikayeye, klişeye düşmek pahasına yazamayışımı yazarak başlamalıyım. Bu kadar ıkınıp sıkınmamın nedeni aslında Sziget’in yoğun etkinlik programında neyi kenara ayırıp neden bahsetmem gerektiğine zor karar vermem. Karşımda bir müzik festivalinden çok, günün her anı sayısız gösterinin olduğu bir performans sanatları karnavalı var. En iyisi önce gün gün konserlere odaklanıp, sonra festivalin genel havasını anlatmaya girişmek. 

photo 001_zpseccb61ca.jpg

[Csudai Sándor]

Bu yıl 21. yaşını kutlayan Sziget, Avrupa’nın en büyük festivallerinden biri. 8 günde 362 bin kişinin ziyaret ettiği festivalde farklı türlere ayrılmış irili ufaklı ondan fazla sahne bulunuyor. 8 gün dedik ama, festivalin ana kadrosu 5 gün sahne alıyor. Line-up’ın beni gıdıklayan isimleri Nick Cave and the Bad Seeds ve Blur’dü. Bu benim için o kadar iyi bir kombo ki, başka hiçbir grubu izlemesem de üzülmezdim (izledi). Bu yüzden gündüzleri şehri gezmeye ayırıp, festivalin yerleştiği Óbuda adasına akşama doğru gittim. Her gün biraz daha geç saatte.

Die Ärzte

photo 011_zpsee93f4f2.jpg

[Mohai Balázs]

30 senelik Alman punkları Die Ärzte, ana sahnedeki balon partisiyle (ana sahnenin önünde her akşam ayrı temalı bir parti oluyor) neşelenmiş kalabalığı hemen ayaklandırdı. Sziget’in hayli uluslararası bir kitlesi var. Die Ärzte sahnedeyken etrafımdaki herkes Almandı sanki. Şarkılar beklemediğim şekilde bir ağızdan söylendi. Farin Urlaub ve davulcu/vokalist Bela B.‘nin stand-upvari muhabbetleriyle renklenen performans, büyük bir festivalin gün batımına uygun şekilde alanda zıplamayan insan bırakmadı. Sziget seyircisi de grubun hakkını verdi.

Flogging Molly

photo 007_zps601d309b.jpg

photo 009_zpsa919a87d.jpg

[Csudai Sándor]

Alman punklardan İrlanda punklarına geçtik. Budapeşte’nin popüler müzik mekanı A38’in kocaman çadırı, ana sahneden sonraki en kalabalık sahneydi. Celtic punk grubu Flogging Molly sırtını İrlanda ve Amerikan folk geleneğine dayayıp kafayı bulmak, hayatın zorlukları, yoksulluk, gönül işleri ve elbette İrlandalılık üzerine marş gibi coşkuyla söylenen şarkılar yapıyor. Grup sahneye çıkmadan önce alanda elle tutulacak kadar yoğun bir enerji vardı. İlk şarkının ilk notasıyla birlikte o enerji, bir su ve bira kasırgası halinde patladı. Anında eller üzerinde yükselen crowd surfing sevdalılarının tepetaklak bacakları, havada uçuşan bira bardaklarına eşlik etti. 

Sziget seyircisi Flogging Molly’yi çok seviyor. Grup 2011’de ana sahnenin tozunu atmış. Bu yıl da terin su olduğu nefis bir konser verdiler. Şurada birkaç dakikasını görebilirsiniz. Umarım Flogging Molly’yi Türkiye’de, sarhoş olup sahneye kafa atabileceğimiz, etin ete değeceği nezihlikte bir mekanda izleme fırsatı buluruz. 

Nick Cave and the Bad Seeds

photo 012_zpsb218624b.jpg

[Mohai Balázs]

Nick Cave and the Bad Seeds’i Mick Harvey ve Blixa Bargeld’li kadrosuyla 2001’de Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda izlemiştim. Henüz 16 yaşındaydım ve sahnedeki adamları pek de iyi tanımıyordum. Yıllar içinde Bad Seeds şarkıları hayatımda gittikçe daha fazla duruma tekabül etmeye başladı, Nick Cave’in romanları içime işledi, şarkı sözleri aklıma kazındı. Sziget’te 28 yaşında, bu adamların karşısında dururken artık daha çok ortak duygu vardı ardımızda. Nick Cave’i, neden bahsettiğini çok daha iyi anlayarak izlemek, onu ilk defa izliyormuşum gibi etkiledi beni. 

Konser grubun son albümü Push the Sky Away’in açılış parçası We No Who U R ile başladı ve Jubilee Street’le devam etti. Setlist’teki 14 şarkıdan 6’sı bu albümdendi, hepsi de bir ağızdan söylendi. Push the Sky Away herkesin içine sinmiş anlaşılan. 1984 tarihli ilk Bad Seeds albümüne adını veren From Her to Eternity, “I wanna tell you about a girl” cümlesiyle başladığında kendimi Wim Wenders’in Der Himmel über Berlin’indeki o nefis sahnenin içinde buldum. Nick Cave şimdiye kadar izlediğim en kışkırtıcı müzisyen. Seyirciyle ilişkisi ne Bruce Springsteen’in şefkatli yaklaşımına benziyor, ne de Iggy Pop’un çiğ saldırganlığına. Sahneden inip ön sıradaki insanların gözlerinin içine bakar, parmağını onlara doğrultup çığlıklar atarken içinde ne varsa dışarı çıkarıyor. O anda Nick Cave’in her adımı profesyonellikle hesaplayan bir rock yıldızı değil, gerçek bir adam olduğu idrak ediliyor. Bağlantı samimiyet üzerinden kurulunca seyirci de içindeki en karanlık, saçma, hesapsız halleri açığa vuruyor. Nick Cave sahne önünde dolaşıp insanları kışkırttıkça dalgalanıyoruz, daha çok terliyoruz, nefes almakta zorlanıyoruz. 

Her biri ense köküne bir darbe gibi gelen The Weeping Song, Tupelo, Deanna ve Mermaids’den sonra Love Letter ve Into My Arms için piyanosunun başına geçiyor Nick Cave. Tuna’dan kalkıp bir sis bulutu halinde üzerimize çöken, sahnenin ışıklarına üşüşen sinekler Higgs Boson Blues’un gerçeküstü atmosferini tamamlıyor. Nick Cave ağzına kaçan sinekleri tüküre tüküre şarkı söylüyor, Warren Ellis kemanının yayını sağa sola fırlatıp duruyor. Karşımdaki saçı sakalı birbirine girmiş, cehennem kaçkını, ikinci el giysi dükkanı vitrini kılıklı adamlar epik bir performans sunuyor. 

photo 0013_zps986518b8.jpg

[Mohai Balázs]

The Mercy Seat ve Stagger Lee ile kıyamet kopuyor. Müzik, kaosa sürüklenip ciğer parçalayan bir feryada dönüşüyor. Sonra birden dinen fırtına gibi sakinleşiyor ortalık ve Push the Sky Away ile hayatın ve o anda orada bulunuşumuzun özeti önümüze seriliyor: “Kimileri buna rock’n roll deyip geçer, ama ruhunun dibine kadar işler”. 

Tek parçalık biste We Real Cool, kimlerle dans ettiğimizi iyice netleştiriyor. Bad Seeds’in mükemmel performansının üzerine hiçbir ses koymaya kıyamayıp, nehrin şıpırtısı içinde tekneyle ayrılıyorum festivalden. 

Grubun 29 yıla yayılan diskografisinden Kicking Against the Pricks, Your Funeral… My Trial, Henry’s Dream, Let Love In, Nocturama, Abattoir Blues/The Lyre of Orpheus, Dig, Lazarus, Dig!!! hiç ziyaret edilmiyor. İçimde ukte olan onlarca şarkıyı başka turnelerde dinleme umudunu koruyorum.

> Tüm Sziget yazıları için tıklayın.

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply