Miller Music Tour / Gün I (New York)
Miller Music Tour’dan daha önce kısaca bahsetmiştim. Dünyanın dört yanından 200 kişiyi bir araya getirip 5 gün boyunca ABD’nin 3 şehrinde partiye, konsere, eğlenceye bandıran bir organizasyon. Türkiye’den Music Factory elektronika kategorisi birincisi Kerceya’dan Berrak Pabuçcuoğlu, blogger Koray Caner ve ben, memleketimizi en iyi şekilde temsil etmek üzere zorlu bir kamp süreciyle tura hazırlandık.

New York’a uçacağımız sabah haliyle önümdeki 5 günün getireceklerini düşünüp heyecanlanıyor, bir yandan da “insan 10 saat uçar mı ya?” diye kaygılanıyordum. Uçuş boyunca kaç film izledim, kaç saat uçağın içinde deli gibi dolandım bilmiyorum. Zaten belli bir süreyi ışıklar kapalı ve insanlar uyur vaziyetteyken okyanusu göreceğim diye aniden kaldırdığım gölgelikten giren, hayatımda gördüğüm en parlak ışık yüzünden yarı-kör geçirdim. Işık hüzmesinin içinde, güneşe çıkmış vampir gibi “hıaağğğ” diye kıvrandığımı gören hostes yetişip gölgeliği kapadı sağ olsun. LOST ve Bermuda Şeytan Üçgeni muhabbetleriyle yaydığımız negatif elektriğe rağmen uçak sorunsuz indi. Vay canına, New York’ta mıydık şimdi biz yahu?
Pasaport kontrolü için en sütten-çıkmış-ak-kaşık yüz ifademle yaklaştım görevliye. Somurtkan ve sert görünen adam beni şöyle bir süzdükten sonra üzerimdeki Nirvana tişörtünü gösterip “Seni şimdiden sevdim” dedi. Dinlediğimiz gruplardan bahsettik o 1 dakikalık işlem boyunca. Ben önünden geçip giderken hala en sevdiği Nirvana şarkısı Sappy’i söylüyordu. En sevdiklerimden olan Sappy’i. Daha güzel bir karşılama olamazdı.



Burada ileri sarıp servis aracıyla trafikten sıyrılıp Manhattan’a girişimize geliyoruz. Akvaryum balıkları gibi camlara yapışmış, gördüğümüz her şeyin fotoğrafını çekiyoruz. Ben çatılardaki su depolarına takmışım, Koray mağazalara. Görsellik bir biçimde tanıdık; filmlerden, dizilerden. Ama tek başıma içine atılmaya korkacağım denli de büyük geliyor. Otele yaklaşırken orada müzik için bulunduğumu hatırlatıyor Soundgarden konseri afişleri. Ne yazık ki kaçıracağım, ertesi gün Miami’ye yolculuk var.
Intercontinental Times Square’de kapıda karşılanıyoruz. Tur boyunca gideceğimiz her yerde VIP ayrıcalıklarından yararlanmamızı sağlayacak bileklik ve yaka kartlarımızı ediniyoruz. Tur fotoğrafçısına pozumuzu da verdikten sonra odaya çıkıp dünyanın en yumuşak yataklarının tadını çıkarmaya fırsatımız oluyor. Karşılama yemeğinde hepimize tavsiye edilen şu: “Gidin ve tanımadığınız insanlara merhaba deyin.” Biz de bunu yapıyoruz. Kolombiyalısından Korelisine herkese birer “Hello”.
Gecenin büyük olayı, suyla dansı birleştiren bir acayip şov: Fuerza Bruta. Dansçılar seyircinin üzerine gerilmiş, esnek ve saydam bir gerginin üzerinde dans ediyor, yüzüyor ve bunlar dokunulacak kadar yakında oluyor. Anlatmak zor, en iyisi izlemek.
Sonraki durak Empire State binasının karşısındaki parti terası 230 Fifth. Sonu gelmeyen parti geceleri resmi olarak başlarken ben, bastıran yorgunluğumu atmak için otele geri dönüyorum. Perdeleri ve pencereyi açıp nemli ve ılık New York havasıyla dolduruyorum odayı. Madem rockstar’cılık oynuyoruz, şimdi şu televizyonu 25. kattan atıp aşağıda tuzla buz olmasını izlemek gerek, diye düşünsem de yastıkları yere atıp biraz yatakta zıplamakla yetiniyorum. Gözümü ışıklı gökdelenlere dikip çöp arabalarını dinleyerek oturuyorum uzun bir süre. İstanbul’da uyanıp New York’ta uyumanın, hiç tanımadığım, dünyanın öbür ucundaki bir şehirde, bir otelin 25. katında ayaklarımı New York manzarasına uzatıyor olmanın tuhaflığını hissederek, bir uyuyup bir uyanarak geçiyor gece.



Gün II (New York-Miami)
Gün III (Miami-Chicago)
Gün IV (Chicago)
Gün V (New York)
