Nashville’in güzel ortamlarından çıkan JEFF the Brotherhood, Jake ve Jamin Orrall kardeşlerden oluşan, kendi deyimleriyle bir “psychedelic grunge” grubu. Müzisyen-prodüktör Robert Ellis Orrall‘ın oğulları, çocukluklarından beri birlikte bir şeyler çalıp eğleniyormuş. 2001’de bu iştiraklerinin adını koyup, ertesi yıl ilk albümleri I Like You ile taçlandırmışlar.
Son iki albümleri Heavy Days (2009) ve We Are The Champions‘la (2011) dikkat çeken ikili, albümlerini aile şirketi Infinity Cat Recordings‘den çıkarıyor. Grunge, punk ve psychedelic rock esinlenmeleriyle şekillendirdikleri müzikleri, içinde bol enerji barındırıyor. Davul atakları ve yırtıcı gitar melodileri arasında bir pinpon maçı gibi geçen albümleri, yer yer Weezer’ın ilk dönemlerini andırıyor. Şarkılarında “sevdiğim kız bana yüz vermiyor,” “nerede yanlış yapıyorum anne?” gibi ilk anda ergenlikle ilgili olduğunu düşünsek de hayatımızdaki sorunların büyük bölümünü oluşturan mevzulardan bahsediyorlar.
JEFF the Brotherhood ayrıca tam bir konser grubu. “Konser mekanı Çin’de de olsa gidip veriniz” düsturuyla hareket eden grup, seyirciyle buluşmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Belki yeni bir albümle biraz daha adlarını duyurup buralara da gelirler. O zamana kadar YouTube’dan bulduklarımızla idare. Unutmadan, grubun çok başarılı bir Something In The Way cover’ı bulunuyor, dinlemeden geçmeyin.
The Twilight Sad - Kill It In The Morning / No One Can Ever Know, 2012
Tom Robbins, Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar’da şöyle yazıyor: “Kaderin, kapı tokmağındaki yumruk gibi yakınımızda olduğunu hissedebileceğimiz zamanlar vardır. Tabii ki ona karşı koyabiliriz. Ama dönmeyecek olan bir tokmak, sıkışan ve asla kımıldamayan bir kapı, tanrılar için bir baş belasıdır. Tanrılar kapı pervazlarını tekmeleyebilirler. Daha da kötüsü, bizi sıkışmış menteşelerimize budala gibi asılı bırakarak, hayatta kapının gereksiz riske ve böylece sihre doğru çarpılıp açılması için başka bir şanstan mahrum bırakarak bezginlikle yürüyüp gidebilirler.” İşte bu yüzden, arada bir sağa sola usulca salınmayı bırakıp menteşelere bütün gücünle asılman gerekir. Yara ve bere yıldız tozu kadar sihirlidir.
İsimler önemlidir. İnsana hayatı boyunca her gün söylenen bir şey, önünde sonunda, onu az ya da çok kendisine benzetir. Sadece ismini beğendiğim için oynadığım atlar olduğu gibi, isminin akıcılığına vurulup dinlediğim müzisyenler de var. James Vincent McMorrow adlı bir İrlandalının kareli gömlek giymesi, sakal bırakması ve içime dokunan bir folk yapmasından daha doğal ne olabilirdi ki?
1983, Dublin doğumlu McMorrow müziğe sarılmış, kendi müziğini bulana kadar yılmadan aramış bir adam. Post-hardcore gruplarında davulculuk yaptıktan sonra müziğe solo devam etme kararı almış ve dört yıl boyunca kendini müzik ve şarkı yazımı konusunda eğitmiş. Demolarıyla EMI’ın dikkatini çekip bir albüm kaydetmek üzere Londra’ya gitmiş fakat içindeki şarkıları bir türlü dışarı çıkaramamış. Albüm anlaşması suya düşüp hayal kırıklığı ruhu sarınca İrlanda’da her şeyden uzaklaşabileceği bir sahil evine yerleşmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi Londra’daki stüdyoda utangaç davranan şarkılar, burada bir bir dökülmüş McMorrow’un gitarından kuma. Sonuç, ilk olarak 2010 yılında İrlanda’da yayımlanan Early In The Morning.
James Vincent McMorrow’un yumuşak ve albümün çoğunda fısıltıya yakın olan sesinden geceleyin için için yanan odun çıtırtıları gibi narin, toz toprak kaldırarak koşuşan tavuklar gibi neşeli, şafak sökerken başlayan sağanak gibi hüzünlü hikayeler dinliyoruz 45 dakikalık albüm boyunca. Sekerek ilerleyen akustik gitarlar piyano ve vurmalıların eşliğiyle tepeler ve düzlükleri aşıp denize ulaşıyor. McMorrow nazik bir adam, ellerine bıraktığım ruhuma iyi davranıyor. Güzel sesiyle usul usul şarkı söyleyen insanlar hiç kötülük yapamazmış gibi hissederim hep. O yüzden Breaking Hearts‘ta “Uzun zamandır eğlence olsun diye kalp kırıyorum” dediğinde şaşırıyorum. Albümden çıkıp zihnime iyice yerleşen ilk şarkı da bu oluyor: “Oranın kızları çok güzeldir, bana iyi davranırlar. Oranın kızları çok güzeldir, gözümde boş kabuklardan farksızlar.”
Şu günlerde Avrupa turnesine devam eden James Vincent McMorrow, yeni EP’si We Don’t Eat‘i Şubat ayında çıkardı. Gerek sesi, gerek şarkılarını yazarken inzivaya çekilmesiyle Justin Vernon‘la kıyaslanan McMorrow, hala yolun başında olduğunu söyleyebileceğimiz, gözden kaçırılmaması gereken bir müzisyen.
Aşağıda Early In The Morning’den Sparrow & The Wolf‘un, geçtiğimiz yıla ait turne görüntülerinden oluşan videosunu izleyebilirsiniz.
Çoğumuzun hayalinde yeşil, yağmurlu ve soğuk bir yer olan İskoçya (Kilsyth) çıkışlı The Twilight Sad, nice grubun hevesle kurulup tarihe gömüldüğü lise koridorlarında hayatına başladı. Solist James Graham, gitarist Andy MacFarlane ile tanıştı. Davulcu Mark Devine’in katılımıyla ilk kadro tamamlandı. Bas gitarist Craig Orzel ise 2003’te, MacFarlane’le bir otobüs durağında tanışarak gruba dahil oldu.
İlk dönemlerinde uzun, deneysel jam’lerle eğleşen grup kısa sürede Brighton merkezli Fat Cat Records’un dikkatini çekti ve 2006’da kendi ismini taşıyan ilk EP’sini yayımladı. Cızırtılı, melankolik bir karanlık içinde yuvarlanıp gidiyordu şarkıları. Graham’ın ağır İskoç aksanı, feryat figan gitar riffleri ve sokakta sürüklenen teneke gürültüsüne benzeyen davullar arasından kararlı ve agresif, yürüyordu. Müziklerinde öfke vardı; aileye, insanlara, hayata karşı ve elbette hayal kırıklığı.
Ertesi yıl çıkan stüdyo albümü Fourteen Autumns & Fifteen Winters’la grubun ayaklarının nereye bastığı daha net görüldü. Shoegaze ve post-rock’ın %100 işleyen formülü gitar döngüleri ve ses duvarlarından kendilerine bir yuva kurmuş, içinde bazen kırılgan, bazen saldırgan dönüp duruyorlardı. Mogwai’yle Avrupa’yı turladıkları 2008 kışında (ki o da geçirdiğimiz kış kadar lanet ve soğuktu) kendilerini izleme fırsatı buldum. Çaldıkları 5-6 şarkı boyunca James Graham’ın siperliğini burnuna kadar indirdiği şapkasından yüzünü dahi görememek bir yana, mikrofonu fırlatıp tek kelime etmeden sahneden ayrılmalarından sonra tokat yemiş gibiydik.
Çoğunluğunu albümdeki şarkıların alternatif versiyonlarının oluşturduğu ikinci EP Here, It Never Snowed. Afterwards It Did ve konser kayıtlarının ağırlıkta olduğu, Sonic Youth göndermeli Killed My Parents And Hit The Road’la The Twilight Sad’in ilk perdesi sona erdi.
İkinci perde, ikinci albüm Forget The Night Ahead’le açıldı (2009). Daha gürültülü, daha öfkeli ve ses duvarları daha yüksek. Aileyle didişme yerini biraz daha kendi etlerini gagalamaya bırakmış. Fourteen Autumns & Fifteen Winters’ın arada bir yorgunlukla toprağa yayılan kederi, yoğunlaşıp kara bir kuşa dönmüş de kem gözleriyle dünyayı süzüyormuş gibi. Bir röportajında “Üçüncü albüme kadar hepimiz eroin ve kokain bağımlısı olursak dünya biraz daha aydınlık gelebilir” diyordu Graham. “Aksi halde bizden neşe beklemeyin.”
Şubat başında çıkan No One Can Ever Know’dan anlaşıldığı kadarıyla henüz bağımlılık yok. The Twilight Sad’in evreni hala gri, soğuk ve tekinsiz. İlişkiler kırık, insanlar arasındaki mesafenin kapanması mümkün görünmüyor. James Graham’ın daha sakin tınlayan sesine gitar örgülerinden çok synth katmanları ve bilgisayar efektleri eşlik ediyor. İnsanı içine çekip transa sokan yapıların malzemesi değişmiş fakat hissiyat yerinde duruyor.
Bas gitarist Craig Orzel’in gruptan ayrılmasından sonra yola üç kişi devam eden The Twilight Sad, tutturdukları post-rock damarından devam etmek yerine krautrock ve endüstriyel esinlenmeleri müziklerine taşımakla çok doğru bir karar vermiş. Ses duvarları her ne kadar konserlerde çarpmaktan hoşlandığımız bir şey olsa da, birbirini izleyen albümlerde sıradanlaşma riskini taşıyor. No One Can Ever Know’daki ses dokuları hem dinleyicinin hem müziğin daha çok nefes almasını sağlıyor. Böylece albüm sadece belirli ruh hallerinde başvurulacak bir çalışma olmaktan çıkıyor. Önceki The Twiligt Sad işlerinden farklı olarak, dinleyenin bilinç akışını belirli bir yöne zorlamıyor, ona yoruma açık, istediği gibi gezinebileceği bir zemin sunuyor.
Üçüncü The Twilight Sad albümünü merakla bekliyordum, dördüncüsünü tırnaklarımı yiyerek bekliyor olacağım.
Moonface - Yesterday’s Fire / with Siinai: Heartbreaking Bravery, 2012
Aslında bütün yıldızların söndüğü ve dünün yıldız ışığıyla idare ettiğimiz, güneşli bir günde kimseye söylenmemeli. Cesurca olduğu kesin, ama kalp kırıcı.
Bu gece 21:30’dan itibaren Kadıköy Stereogun’da Bilge Can Gürer’le birlikte bağrımızı dövüyoruz. Çok da üzüntülü değiliz, korkmayın.
Cloud Nothings - No Sentiment (Attack On Memory, 2012)
Hayatıma çocuk çişiyle vaftiz edilmiş havuzlara kozalaklama atlayan gençler gibi dalan Cloud Nothings ne kadar “Nostalji yok, duygu yok” diye bağırınsa da artık gayet nostaljik olmuş bazı isimleri hatırlatıyor müzikleri. Neo-grunge yine de tüm acıların kaynağı olan hafızaya saldırısıyla yakalıyor.
Elektrogitar, enstrümanların balinasıdır. Ve Güneş’e yeterince uzun bakarsan karanlığa ulaşırsın.
Dün gece hayatımda ilk defa tribute grubu izledim. Geçen aylarda Pearl Jam tribute grubu Back Alive‘ı izlemeye niyetlenip bilet bulamamıştım. Bu defa biletleri son güne bırakmadım. Beklediğimin aksine tıklım tıkış değildi Babylon. Bunun faydasını konserin ilerleyen safhalarında, pogo esnasında görecektik.
13melek’in tribute gruplarıyla ilgili şu yazısına katılıyorum, bana da tuhaf geliyor hayatını bir başkasına benzemeye çalışarak geçirmek. Diğer yandan asla izleyemeyeceğim ve çok sevdiğim bir grubun şarkılarının, orijinaline mümkün olduğunca yakın hallerini dinlemek de göz ardı edemeyeceğim bir mutluluk veriyor.
Jonny O’Connor, Dave Eve ve Steve Kilroy‘dan oluşan Nervana sahneye çıktığında, O’Connor’ın sarıya boyanmış saçları ve 90’lar üniforması dilimde paslı bir tat bıraktı. Bir müsamere izlemeye hazırlıklıydım, canımı fazla sıkmamaya çalışıp bir sürü Nirvana cover’ı dinleyecek ve içimdeki çığlıkları kovacaktım, plan buydu. İlk parça In Utero’daki favorilerimden Radio Friendly Unit Shifter olunca, kendimi müziğe kaptırmam kolay oldu.
Konser boyunca durup durup şunu söyledim: “Çok tuhaf. Çok tuhaf.” Karşımda 18 yıl önce ölen birinin kostümüne bürünmüş birini görmek tuhaf, gözlerini kapayıp 20 yıl öncesinde olduğunu hayal eden insanlara bakmak tuhaf, o şarkıları Nirvana’dan dinliyor olsam nasıl hissedeceğimi tahmin etmeye çalışmak tuhaf. Tuhaf ama içimde karşılık bulan bir simülasyon. Örneğin Frances Farmer Will Have Her Revenge On Seattle‘ı bir dolu insanla bağırarak söyleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Territorial Pissings‘de pogoya yandan yandan gireyim derken el alemi telef edeceğimi de, dizlerimi döve döve Negative Creep diye bağıracağımı da.
Geçmişin hayaleti de olsa, kandırmaca da olsa, belki sağlıksız da olsa gecenin sonunda damarlarımdaki serotonin, kısılan sesim ve yastığa başımı koyduğumda içimdeki kıpırtı için müteşekkirim Nervana’ya. Onlara ve dün gece Babylon’a en deli gecelerinden birini yaşatan güzel kalabalığa.
Yazar Alper Çeker, Müzisyen Ceylan Ertem, Şair Küçük İskender, Radyo Programcısı Hakan Tamar ve Zihni Müzik’ten Zihni Şahin bize arkadaşları Kurt’ü ve Nirvana hikayelerini anlattılar.
Kurt Cobain, 5 Nisan 1994’te Seattle’daki evinde hayatına son verdiğinde ardında Nirvana’yla kaydettiği üç stüdyo albümü, bir unplugged albüm, b-side’lardan oluşan bir toplama albüm, sayısız bootleg ve onun sesini kendi sesi kabul etmiş milyonlarca insan vardı. Aklındaysa intihar notundan anladığımız kadarıyla bir Neil Young şarkısı. Bir kere gidildi mi, geri dönülemeyeceğini biliyordu. Ama rock ‘n’ roll hep yaşayacaktı. Teşvikiye’de bir kaset tezgahında, bir şairin evinin duvarında, Moskova’da bir caddede yaşayacaktı. Seattle’ın 9700 kilometre doğusunda, birbirinden habersiz insanlar aynı şarkıları dinleyip kendilerine bir yol çizecek, onları radyoda çalacak, sahnede söyleyecek, dergilere yazacaktı.
Kurt Cobain’e çok unvan verildi, çok sıfat yakıştırıldı: Kayıp kuşağın sesi, X kuşağının sözcüsü, dahi, peygamber, ilah, keş, kurban… Gerçekten bunlardan biri miydi, yoksa bunların hepsi miydi? Küçük İskender’in Lucifer’ın Bisikleti’nde yazdığı gibi, “bazı coğrafyalarda Kurt yükseklere, nirvanaya yükselir, boğuk ama gür bir ışık saçar… sesi içlidir, kırık ve kırgındır.” Kurt Cobain bizim kırık ve kırgın arkadaşımızdı. Birlikte anılarımızın olduğu, oturup şarkı söylediğimiz, derdimizi anlayan, derdini anladığımız bir dost.
Alper Çeker, Ceylan Ertem, Küçük İskender, Hakan Tamar ve Zihni Şahin bize arkadaşları Kurt’ü ve Nirvana hikayelerini anlattılar. Ölümünün 18. yılında Kurt Cobain’i bir “yıldız” olarak değil, gitar çalıp şarkı söyleyen genç bir adam olarak hatırlıyoruz.
12 yıldır hayatına devam eden punk grubu Cemiyette Pişiyorum, 2 ay önce çalışmalarına belirsiz bir süre için ara verdiğini açıklayarak herkesi şaşırtmıştı. Belirsizlik dün sonlandı ve grup yeniden bir araya geldiğini açıkladı. Grubun basçısı Ali’yle Cemiyet’in halet-i ruhiyesi üzerine söyleştik.
Neden ara verdiniz? Neden yeniden başladınız? İleride tamamen dağılacak mısınız?
Hava değişimine çıktık. Bu aranın daha uzun olacağını düşünüyordum, neyse ki beklediğimden kısa sürede yeniden bir araya geldik. Uzun süre sadece müzikle ilgilendikten sonra grup elemanlarının hayat gailesiyle iş bulmak zorunda kalması sıkıntı yarattı. Sonuçta kısa sürede birbirimizi sevdiğimizi anladık ve asla ayrı kalamayacağımızı fark ettik. Bu saatten sonra bizi ancak ölüm ayırır.
İş ve müziği bir arada götürmenin yolunu bulduğunuz anlamını çıkarıyorum.
Aslına bakarsan bulamadık ama sonuçta müzik yapmadan her gün rutin bir şekilde evden işe, işten eve gitmenin daha beter olduğunu görmüş olduk. Eğer mutlu olmayacaksak çalışmanın ne anlamı var?
Yeniden bir arada olduğunuza göre, albüm düşünüyor musunuz?
Ara vermeden önce yeni şarkıların kayıtlarına başlamıştık. İlk etapta onları tamamlamak istiyoruz. Tabii bunu ne zaman ve ne şekilde yayınlayacağımızı henüz netleştirmedik. Onun dışında en kısa zamanda konserlere başlamayı umuyoruz.
Konserlerde yeni şarkılara neden yer vermiyorsunuz?
Çünkü çok uzun süredir yeni şarkı yapmamıştık. Bundan sonra her konserde bir-iki yeni şarkı çalmaya çalışacağız. Bu aslında bizim de sıkıntımız, sürekli aynı şarkıları çalmaktan biraz bunaldık.
Seyircisiyle müsemma bir grupsunuz. Yıllar içinde kitlenizin farklılaştığını düşünüyor musun? Sizinle birlikte onlar da büyüyor.
Öncelikle şunu sormak isterim ki “Müsemma” nedir? Sonralıkla seyircimiz gerçekten bizimle büyüyor. Bazılarının bizimle hiç ilgisi kalmıyor, bazıları dinlemeye devam ediyor. Bu arada alttan yeni jenerasyon geliyor ve bu yeni nesille eskiler arasında farklar da var elbette. Aslında kitlemiz oldukça geniş ve içinde eski mail adresimiz “cemiyettepishiyorum” olduğu için bizi azarlayan öğretmen de var, “nbr jnm” diye yazan ergen de var. O yüzden ne desem boş.
Halihazırda internet üzerinde yayınladığınız albümleriniz var. Bir plak şirketinden albüm çıkarmanın sizin için anlamı nedir?
Son yıllarda yasal albüm çıkarmanın çok anlamı kaldığını düşünmüyorum. Sadece manevi olarak albümünü elinde tutmanın getirdiği bir haz var. Bir de bazı organizatörler tarafından biraz daha ciddiye alınmamızı sağlayabilir ama o durum bile yavaş yavaş albümsüz gruplar tarafından kırılmaya başlandı. Bundan önce prodüktörlerin isteği doğrultusunda daha fabrikasyon işler çıkarken şimdi daha kendine has insanların da şansı olabiliyor.
Cemiyette Pişiyorum dışında ayrı ayrı projeleriniz var mı?
Bateristimiz Can’ın Mr. Mantis isminde bir math-rock grubu var. Ben ara verdiğimiz dönemde iş bakımından biraz daha rahat olduğum için farklı projelere yönelebildim. Bunlardan biri punk türünde farklı şarkılarda farklı müzisyenlerin katılımıyla oluşturacağım bir proje. Henüz yeterince olgunlaşmadığı için bahsetmeyeceğim bir iki proje daha var.