MENÜ

Eren Başbuğ: Çektiğimiz Acı, Ancak Birlikte Olduğumuzda Anlamlı

Eren Başbuğ

Çoğumuz onu “Dream Theater’la çalan Türk müzisyen” olarak tanıdık. Çocukluğundan beri klasik müzik eğitimiyle büyüyen multi-enstrümantalist, besteci, aranjör ve orkestra şefi Eren Başbuğ, Bilkent Üniversitesi klasik müzik bölümünde okurken tam burslu olarak Berklee School of Music’e kabul edildi. Bilkent’te (hocalarının itirazlarına rağmen) senfoni orkestrasına uyarlayarak sahnelediği Dream Theater cover’larının grubun klavyecisi Jordan Rudess’a kadar ulaşması üzerine, Rudess ve Dream Theater ile çalışmaya başladı. Bu çalışmalarıyla Grammy aday adayı oldu.

Ekim ayında Berklee Silent Film Orchestra ile İstanbul’u ziyaret eden Eren Başbuğ, bugünlerde “An Evening of Progressive Metal” projesiyle Türkiye’de konserler veriyor. 4 Aralık Salı akşamı Lokalize serisi kapsamında Zorlu PSM’de izleyeceğimiz Başbuğ ile müzik öğrenimi, orkestra şefliği, gelecek hayalleri ve hikaye anlatmanın önemiyle ilgili konuştuk.

Bir röportajında, müziğe nasıl başladığını hatırlamadığını söylüyorsun. Çok küçük yaşta müzik eğitimine başlamış biri olarak, müziğin sana hissettirdiklerine dair hatırlayabildiğin en eski an ya da anı nedir?

Genel olarak müziğe yorum katmak zor çünkü müzik hakkında edindiğin fikirler, hayatta yaşadığın deneyimlerden geliyor. Müzik bir hikaye anlatıyor benim için. Benim bir hikayeyi anlamam için belli bir olgunluğa erişmem lazım. Eğer o olgunluğa sahip değilsem, o zamanki hikayelerimle bağdaştırmam gerek. Klasik müzik öyle ki, bazen 45 dakikalık bir zaman içerisinde 350 yıllık bir periyodu duygusal, tarihsel ve hikaye anlatımı olarak taşımam gerekiyor. Peki kaç yaşındayım? Yedi. Tabii ki bazı eserlerin yükünü, teknik olarak değil ama duygusal olarak kaldıramayabiliyorum. Müziğe dair hatırladığım en eski şeylerden biri, o eserlere ne kadar naif, çocuksu, saf ve arka kapı bırakmaksızın yaklaştığım. Yıllar boyunca aynı eserleri çalıp dinledikçe, perspektifimin değiştiğini gördüm. Aslında bu çok güzel bir şey çünkü çaldığım müzikler sayesinde kendimdeki değişimleri fark ettim. Aynı eser üzerinden farklı Eren’leri ve onların zaman boyutundaki iletişimini görebiliyorum.

Hatırladığım en enteresan şeylerden biri şu; bazen özellikle Bach çalarken o kadar otomatiğe bağlanıyordum ki, konser ya da sınav esnasında başka bir yere gidiyordum. Bir dakika sonra tekrar kendime geliyordum ve o farkındalıkla ezberi kaybediyordum. Zaman içinde, o kendime gelişlerde kendimi dışarıdan izlemeyi öğrendim.

Türkiye’deki sanat eğitiminde öğrenciyi belirli ekollere dahil etmeye çalışan, kendi sesini bulması konusunda cesaretlendirmeyen ve sonunda yapmak istediği şeye yabancılaştırabilen bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Sen eğitim hayatında nasıl deneyimler yaşadın?

Bahsettiğin şeyleri ben de yaşadım ve bunun birkaç nedeni var. Türkiye’de öğretmenlik dışında sanatıyla hayatta kalabilen klasik müzik insanları çok az. Onlar da çoğunlukla geçimlerini dünyanın başka yerlerinde verdikleri konserlerle sağlıyor. Öğretmenlerin çok küçük bir kısmı bu işi gerçekten istediği ve sevdiği için yapıyor. Sanat okullarında okuyan herkesin kariyer yapma hayali vardır. Bu hayallerin gerçekleşemediği durumlarda, sadece müzik yapan bir insan olarak hayatta kalabilmek için müzikten para kazanmanız gerek. Klasik müzik eğitimiyle büyümüş biri için barda çalmak, caz, pop ya da rock çalmak çok ağır görülür. Bence bir yaylı quartet’in bir düğünde eşlikçi olarak çalmasında hiçbir sorun yok ama klasik müzik ortamında bu, yüksek sanata bir ihanet olarak algılanıyor. Bugün öğretmen olanlar da aynı şeyleri yaşayıp, sonunda yüksek sanata hizmet etme hayalinin gerçek olmadığı bir dünyayla karşılaştı ve bunun acısı bizden çıktı.

Bizdeki dört büyük besteci haricinde bizim Almanya, Fransa, İngiltere gibi bir klasik müzik temelimiz yok. Biz oraya ait değiliz, aynı şekilde o insanlar da bize ait değil. Klasik müziğe tarih boyunca baktığın zaman, Avrupa’da kültürlerin ayakta kalması için temel taşı olduğunu görürsün. II. Dünya Savaşı’nda yıkılan Almanya’da onarılan ilk binalar opera binalarıdır. O kültür, o müzik, o yüksek sanat o milliyete hizmet ediyor. Bence bir müziği anlamak, notayı okuyup süper çalmak anlamına gelmiyor. Bir Alman müziğini anlayacaksak Alman kültürü, dili, yemeği, birasını anlamak gerek. Hocaların bu konularda otoriter bir şekilde konuşmaları bana çok tuhaf geliyor.

Müzikle hayatta kalacaksak artık yüksek müzik düşüncesini bir kenara koyup müzik endüstrisine bakmalıyız. Artık 1600’lerde yaşamıyoruz. Hiçbir müziğin “üstün müzik” olduğuna inanmıyorum. Bu yaklaşım çok canımı sıkmıştı ve Berklee’ye gittikten sonra klasik müzik dışında ne kadar büyük bir dünya olduğunu gördüm.

Berklee School of Music’teki deneyimlerinden bahsedelim. Öğrencilere özgür bir ifade alanı sağlamanın yanı sıra rekabetin de çok yoğun olduğu bir yer.

Berklee’deki çoğu hoca, kariyerinden tatmin olmuş ve artık dinlenip bilgi aktarmak için çalışan insanlar. Bir öğrenci olarak kendisini geçmenden gurur duyarlar. Berklee’de her tür müzik var. Oraya gitmeden önce Latin müziğinin bu kadar detaylı, ritmik olarak bu kadar karmaşık olduğunu bilmiyordum. Hint müziği bambaşka bir dünya. Seçeneklerin var. Türkiye’de bize yapmamız gerekenlerin söylenmesine çok alışkınız. Orada ne yapmak istediğin soruluyor. “Bunu çalışmalısın” denen çok temel dersler var; armoni, teori, solfej. Bunları herkes alıyor ama sonrası için seçim kişiye ait, sorumluluk da kişiye ait.

Madalyonun diğer yüzünde şunu hatırlamak gerekiyor, Berklee bir iş merkezi gibi. Yatırımcıları var. Okulun ana geçim kaynağı öğrenciler, yıllık 40-50 bin dolar ücreti var. Berklee Amerikan kapitalizminin kalbinde, çok akıllı bir oluşum.

Örneğin sınava giriyorsun, biraz gitar biliyorum ve film müziği öğrenmek istiyorum diyorsun. Beş yıllık eğitim için 200.000 $ veriyorsan Berklee’ye hoş geldin. Ama ben Türkiye’deyim, bu parayı ödemem mümkün değil, burs istiyorum diyorsan seni başka bir şekilde değerlendiriyorlar. İnsanların şöyle bir düşüncesi var; çok iyi gitar çalıyorum, kesinlikle burs alırım. Sınava giren 5000 kişinin hepsi çok iyi gitar çalıyor, hepsi çok iyi piyano çalıyor. Berklee burs ile sana bir yatırım yapıyor aslında. “Ben bu insana inanıyorum, mezun olduktan sonra başarılı olacak ve Berklee ismini taşıyacak. Ne kadar başarılı olursa o kadar reklamımız olacak ve yatırımımızın karşılığını alacağız” diyor. İronik bir şekilde Berklee Silent Film Orchestra’nın ilk ABD dışı konserini birlikte yaptık. Böylece paralarını geri aldılar. Bu zihniyete alışmak çok zor çünkü biz böyle yetiştirilmiyoruz.

Eren Başbuğ

Bilkent’te sahnelediğin bir Dream Theater yorumu, YouTube üzerinden grubun klavyecisi Jordan Rudess’a ulaşıyor ve sonucunda birlikte çalışmaya başlıyorsunuz. Bu performansı okulun izni olmadan mı yapmıştınız?

İzin almadan yapıyorken son anda dekanımız Işın Metin çok büyük bir inisiyatifle izin verdi. O zaman 16-17 yaşında olduğum için çok itiraz etmiştim ama şimdi anlayabiliyorum. Klasik müzik okulunda çocuğun biri çıkıp ben metal çalacağım diyor ama orkestrayla. Klasik değil ama metal de değil, arada bir yerde. Bilinmez bir alan. Dekanımızın aldığı inisiyatif sayesinde bugün buradayım.

O projede benle sahneyi paylaşmış arkadaşlarım, provaya gelmiş, notaların üzerinden geçmiş, gerektiğinde “Böyle nota mı yazılır?” diye notaları kafama fırlatmış, bana orkestrasyonu öğretmiş insanlara o kadar minnettarım ki. Her zaman adlarını minnettarlıkla anıyorum ve böyle insanların müzikle daha rahat hayatta kalabilecekleri bir ortam sağlama hedefim var.

Müzisyenlikten şefliğe, çalmaktan yönetmeye geçiş nasıl bir psikolojik hazırlık gerektiriyor?

Bu çok bilinmez ama ben küçükken Başkent Oda Orkestrası’nın şefliğini yaptım. Asıl şefleri Bujor Hoinik’ten kontrpuan, armoni, orkestrasyon dersleri alıyordum. Beni orkestranın provalarına çağırıp bazen eserleri yönettirirdi. Bir noktada bana bıraktı, 2 sene onlarla birçok konsere çıktım. Hepsi benden çok büyük ve deneyimli insanlardı. Onların da yardımıyla çok şey öğrendim.

Dream Theater şarkısı için orkestrasyon yapmaya karar verdiğimde hayatımda daha önce orkestra için müzik yazmamıştım. Yazdıklarımı o enstrümanı bilen arkadaşlarıma götürüp düzelttiriyordum.

Şef olarak ortaya çıktığında minimum 40 kişiye diyorsun ki “Ben müziği hepinizden daha iyi biliyorum ve bence böyle olmalı”. O insanlardan istediğini alman gerekiyor. Bunun için enstrümana hakimiyet önemli. Çalmasak bile o enstrümanın nasıl işlediğini, nasıl kullanıldığını bilmeliyiz. Şef olarak eser yönettiğim zaman, onu sevip sevmememin bir önemi yok. Yapmam gereken, o müziği en iyi şekilde ortaya çıkarmak. İşin teknik ve bilgi kısmı dışında, insan sarrafı olmak gerekiyor. Çok genç olduğum için benden daha yetenekli ve profesyonel bir orkestranın başına geçtiğim zaman “Çocuğa bak” denebilir. Öyle bir tavırla yaklaşmalıyım ki insanların sevgi ve saygısını kazanmalıyım. İnsanlardan nefretle müzik alamazsınız. Sonuçta karşımdaki kişiden çok büyük bir inisiyatif almasını ve benim istediğim gibi çalmasını istiyorum. Bunu öyle bir şekilde istemeliyim ki, yaptığı için mutlu olmalı. Yoksa gerçek olmaz. Benden nefret ederek çalıyorlarsa o müzik olmaz, ses kalabalığı olur. İnsan psikolojisi, pedagoji, hitap, ses tonu, mimik, duruş bilmek lazım.

Bir orkestra müzisyeni ve şefin birbirine yeterince çalışmadığını ya da iyi yönetemediğini söylemesi, arkadaşlıklarına aykırı değil. Türkiye’de bunu sağlamak çok zor ama bence olması gereken bu.

Eren Başbuğ

Belirli bir ritmi ve kurgusu olan görüntüler için müzik yazmanın, kendi müziğini yazmaktan nasıl farkları var?

Müziği hikaye anlatmanın bir aracı olarak düşünelim. Ben kendi hikayemi istediğim gibi anlatabilirim ama başka birinin hikayesini anlatıyorsam kendi istediğim gibi anlatamayabilirim. Film müziği bestecilerinin en sık karşılaştığı sorunlardan biri; müziğin gittiği yöne doğru hareket ederken filmin gerektirdiklerinin dışına çıkmak. Bir görsel medyaya müzik yazıyorsam, müzik birinci değil, deneyim birinci. Müzik kendi başına güzel olabilir ama filme uymuyorsa ben başarısız bir film bestecisi olurum.

Sonuçta hepimiz filmi ya da konseri izlemeye gelen seyircinin deneyimi için uğraşıyoruz. Sinema, konser, tiyatro… hepsini deneyim kelimesi altında topluyorum ve ayırmıyorum. İnsanların 80-90 yıllık hayatlarından 2-3 saat alıyoruz ve onlara bir deneyim yaşatıyoruz. Hepimiz o deneyime hizmet ediyoruz.

Sana dışarıdan bakınca hayallerini yaşayan, genç yaşta çok başarılı olmuş bir müzisyen görüyoruz. Hayal etmenin sınırı yok ve hiçbir zaman bitmiyor. Şu anda geleceğe dair nasıl hayallerin var?

Ben çoğu konuda çok şanslıyım, doğru zamanda doğru yerde olabildim. Ama herkes doğru zamanı elde edemeyebiliyor. Etse bile doğru imkanları olmayabiliyor ya da doğru insanlarla tanışamayabiliyor. Herkes bir şekilde müzikle hayatta kalmaya çalışıyor ve bunu başaramayanlar oluyor. Para harcayarak yaptığınız şeye legal olarak bedava ulaşılabilen bir çağdayız. Sanatçıya verilen ve onun hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu değer yok edildi. Popülerlik olarak belli bir noktayı geçmiş insanlar bu konuda zorluk yaşamıyor. Bana “Neden kendi müziğini yazmıyorsun? Neden hep cover çalıyorsun?” diye soruyorlar. Çok basit bir nedeni var, ben bunları yaparak hayatta kalıyorum. Kimse bana albüm yapayım diye para ödemiyor. Yaşatmak istediğim deneyimden daha az kalitede bir şey üretmek istemiyorum çünkü o beni temsil etmeyecek. Ona varmak için de para kazanmam gerek.

Müzisyen aslında bir start-up gibi. Melek yatırımcı olmadan işleyemiyoruz ya da durmadan iş yapmamız gerek. Herkes aynı sorunu yaşıyor. Tanıdığım, sanatsal olarak fikir üreten bütün bu insanlara bir ortam yaratmak istiyorum. “Ben senin müzikal kapasitene inanıyorum, işte 6 aylık kira ve yemek masrafın, albümünü yaz” diyebilmek istiyorum. Artık müzik yapmak da yetmiyor. Hayatını harcayarak ortaya çıkardığın şey, 50MB bir mp3 dosyası. Değersiz. Diğer yandan bir Pink Floyd plağına 500 $ verilebiliyor. Çünkü zamanında bazı müzikler bazı insanlar için çok büyük şeyler ifade etmiş. Bir deneyim, bir sosyal hareket ifade etmiş.

Bence albüm yaparken bir mp3 dosyası değil, bir deneyim yaratmalıyız. Bu deneyim bilgisayar ekranında, kulaklıkla tekrarlanamayacak bir şey olmalı. Roger Waters buraya kocaman bir duvarla geldi. Ben bu konseri ekrandan ne kadar izlersem izleyeyim, o gün o duvarın önünde durduğum anki gibi olmayacak. Biz artık sadece müzisyen, sinemacı ya da tiyatrocu olmaktan çıkmalıyız. Hepimiz bir hikaye anlatıyoruz ve bunu insani olarak, hayat süremizi paylaştığımız insanlarla birlikte olduğumuzu hatırlamak için yapıyoruz. Çünkü çektiğimiz acı ancak o şekilde anlamlı kılınabiliyor. Yaşamaya devam etme fikri birlikte olduğu için güzel oluyor. Bunu sağlamamız lazım. Bunun için de insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak lazım.

İstanbul’da bir prodüksiyon şirketi kurdum. İleride bir deneyim şirketi olarak yatırımcılara gidip, bu şirket dahilinde müzik, sinema oyun gibi alanlardan beraber çalışan sanatçılar var, şu seyirci gruplarına erişimimiz var, şu ülkelerde şu insanları tanıyoruz ve bu işleri buralara taşıyabiliriz diyebilmek istiyorum. 3 yıllık bütçemiz bu, size bu sürenin sonunda 10 tane deneyim sağlayacağız diyebiliriz. Bu gelir modelini bölüştüğümüz zaman, biri başarılı olduğunda tüm topluluk başarılı olur.

Hepimiz aslında aynı şeyi yapıyoruz, hikaye anlatıyoruz. Biz hikayelerle varız. Gerçek hayatta bile etrafı algıladıktan sonra 15-20 milisaniyelik bir gecikme yaşıyoruz. Bilgi elektrik sinyali olarak geliyor, onu işliyoruz, geçmişte yaşadıklarımızdan referans alıyoruz ve anlıyoruz. Bu süreç bitene kadar başka bir gerçeklik devam ediyor. Biz aslında hep biraz geriden geliyoruz, hep hikaye yaşıyoruz. İşin genel planında hiçbirimizin hiçbir anlamı yok. O yüzden her gün kalkıp acı çekmeye devam etmemizin de bir anlamı yok. Camus’nün dediği gibi, bu kadar eziyete gerek yok. Bu eziyeti çekmenin bir tek güzel tarafı var, beraber yapıyoruz. Birbirimize kötü deneyimlerimizi anlatıyoruz ve bunlar bir anlam kazanıyor. Yalnızlığımızdan ve işin genel planındaki anlamsızlığımızdan uzaklaşıyoruz.

No Comments

Leave a Reply