MENÜ

Defter #3

Defter #3

2018’in ilk gününden beri aklımdan çıkmayan bir şey var; Yılbaşı gecesi yemek yerken kırmızı bir peçeteye yazdığım yeni yıl kararları listesi. Öyle büyük büyük kararlar değil, zaten büyük kararlar zamanlarını kendileri belirliyor. Benimkiler daha çok su içmek, daha sık hediye vermek gibi uygulaması kolay şeyler. Çoğunlukla kendime iyi bakmakla ilgili. Fena da gitmiyorum, şu günlerde ufak bir şeyin altından kalkmak bile motive edici oluyor. Sık sık Kurtlarla Koşan Kadınlar’da okuduğum şu cümleleri hatırlıyorum: “Korku, bir işi yapmamak için yetersiz bir mazerettir. Hepimiz korkarız. Bu yeni bir şey değildir.” Hayatın kendisi zaten sürekli korkularla yüzleştiğin bir arenayken (ARENA MI?), karanlık sulara balıklama atlamak gerçekten güvenli bir sandal aramaktan daha mantıklı olabilir.

Metroda moral desteği

Londra metrosunun North Greenwich istasyonundaki bilgilendirme panosunda, özellikle O2 Arena’daki konserlerle ilgili yaratıcılığını konuşturan iki isimsiz metro görevlisinin başlattığı allontheboard projesi sadece konserlerle değil, depresyon, anksiyete, intihar düşüncesi gibi konularda farkındalık yaratmakla da ilgileniyor. İngilizlerin gündelik hayatta iç ısıtan incelikleri listesine bu gülümseten metro panolarını da ekliyorum. Aklıma Nilay Örnek’in kitabı Bütün İyiler Biraz Küskündür’de bir araya getirdiği insan hikayeleri geliyor. Duygusal Halı Yıkamacılar’dan Bayburt’un bir tepesinde oturan Baksı Müzesi‘ne, dünyanın bu tarafında oraya buraya çarpa çarpa, sert yaşadığımız hayatı yumuşatan kişisel girişimler. İnce düşünmenin, öyle davranmanın, sesini yükseltmemenin, kimseyi ezmemeye çalışmanın, işini hakkını vererek yapmanın, karşındakini gerçekten dinlemenin ve onunla gerçekten konuşmanın bir başkaldırı gibi geldiği sığlık çağında, karşılığında ne alacağını hesap etmeden hareket eden insanların varlığı içimi rahatlatıyor.

17 yıl sonra yeniden

Nick Cave and the Bad SeedsYılın konser haberi geçtiğimiz günlerde İstanbul Caz Festivali’nden geldi. Bu yıl 25. senesini dolduracak festivalin açıklanan ilk konuğu Nick Cave and the Bad Seeds oldu. Onları 2001 yılında Harbiye’de, 16. doğum günümden birkaç gün sonra, hem de Blixa Bargeld’li kadroyla izlerken No More Shall We Part albümleri yeni çıkmıştı. Aradan beş albüm ve 17 yıl geçtikten sonra, İstanbul’daki ikinci buluşmamız bu defa 33. doğum günümden birkaç gün önce olacak. Nick Cave and the Bad Seeds’in sahne performansı her zaman çok etkileyiciydi ama özellikle 2016 tarihli Skeleton Tree albümünden sonra çıktıkları turne, tarifsiz konserler doğurdu.

Nick Cave’in 2004’teki Kuzey Amerika turnesi sırasında yazdığı, 2015’te yayımlanan ve geçtiğimiz yıl Türkçeye çevrilen kitabı Kusmuk Torbası Şarkısı’nı açıyorum. “Her şey oluyor ve oldu ve tekrar olacak. Var olan her şey daima vardı ve var olmaya devam edecek. Bellek hayalidir; gerçek değil. Onun yaratma gereksiniminden utanmayın; bu kalbinizin en güzel tarafıdır. Mit gerçek tarihtir. Size canavarların olmadığını söylemelerine izin vermeyin, çünkü karanlıkta fenerinizle oynamak sizi mutlu ediyor. Gizemli dünya size bağlıdır ve sizin saçma olana tahammülünüze. Güçlü olun, canlarım ve inanın!” Öyle yapmaya çalışıyorum.

Her şey birbirine bağlı

Odağındaki yas kavramı sebebiyle Skeleton Tree’ye benzettiğim Mount Eerie albümü A Crow Looked At Me, geçen yıl en çok dinlediklerimdendi. Mount Eerie adının arkasındaki Phil Elverum’un doğadan, resimden ve fotoğraftan nasıl ilham aldığını, birkaç yıl önce bir Belçika kanalı için çekilmiş “De Canvasconnectie” programında gördüm. Hem farklı sanat formlarının birbirini nasıl beslediğini görmek hem de Phil Elverum’un düşünsel evrenini daha iyi tanımak için göz atabilirsiniz.

Citygazing notları

Demir Kilise, BalatBalat’ta, senelerdir restorasyon nedeniyle kapalı olan Bulgar Kilisesi Sveti Stefan (Demir Kilise olarak da biliniyor) sonunda ziyarete açıldı. Bunu fotoğraflarını ve yazılarını çok sevdiğim baya iyi‘den öğrendim. Fotoğraf da onlara ait. Tamamı demir olan kilise, ilk olarak 1898’de açılmış. Haliç’ten her geçişimde içini merak ettiğim kilise muhtemelen şehrin en popüler turistik noktalarından olacaktır. Fazla vakit kaybetmeden görmek gerek.

Bir diğer citygazing notum da son aylarda arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesiyle gündeme gelen, İstanbul Üniversitesi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi. Yaklaşık 5000 bitki türüne ev sahipliği yapan bahçe, sanırım Instagram’ın da etkisiyle eskiye göre daha çok ilgi çekiyor. 1930’larda Atatürk’ün davetiyle İstanbul’a gelen botanikçiler Prof. Dr. Alfred Heilbronn ve Prof. Dr. Leo Brauner tarafından kurulan botanik bahçesinin sonunu gören kuşak umarım biz olmayız. Yine de içimden bir ses, çok geç olmadan burayı da görüp fotoğraflamam gerektiğini söylüyor.

HUJI’lendiniz

Etkinlik Rehberi: 22-28 OcakInstagramımızın eskimeyen sorusu “Hangi app?”, bugünlerde yeniden popüler olan analog hisli filtrelerle bir kere daha karşımıza çıkıyor. “Tıpkı 1998’deki gibi” mottosuyla yola çıkan HUJI Cam, rastgele ışık oyunları ve film çizikleriyle benim de gönlümü çeldi (yine de abartmamaya özen gösteriyorum). Flaşlı çekimlerde de gayet başarılı. HUJI’nin efektleriyle yetinmeyenlere Afterlight’ta türlü türlü light leak ve eskitme filtreleri var.

Prens’in hikayesi

Julian Schnabel’in Jean-Michel Basquiat’nın hayatını konu edinen 1996 yapımı filmi Basquiat, geç izlediğim filmlerden. Özellikle Jeffrey Wright ve David Bowie’nin performansıyla aklımda kalan filmin aşağıdaki bölümü, yukarıda bahsettiğim Skeleton Tree ve A Crow Looked At Me albümlerine yaklaşımımı anımsattı. Birinin dayanılmaz acısı, bir başkasının hayranlıkla dinlediği seslere dönüşebiliyor. Bunun iki taraf için de iyileştirici olduğunu düşünmek daha tercih edilir tabii ama filmdeki hikayede öyle değil.

“Sihirli tacıyla küçük bir prens varmış. Kötü bir büyücü tarafından kaçırılıp kocaman bir kuleye hapsedilmiş, sesi elinden alınmış. Kulede parmaklıklı bir pencere varmış ve prens, birinin sesini duyup onu bulacağı umuduyla kafasını parmaklıklara vurup durmuş. Taç, benzersiz güzellikte bir ses çıkarıyormuş. Çınlaması millerce öteden duyuluyormuş. O kadar güzelmiş ki, insanların içinden havayı tutmak geliyormuş. Prensi hiçbir zaman bulamamışlar. Hapsolduğu odadan hiç çıkamamış ama çıkardığı o ses, her şeyi güzellikle doldurmuş.”

No Comments

Leave a Reply