Manyetik Bant

Scroll to Info & Navigation

White Fence // For The Recently Found Innocent

white-fence-for-the-recently-found-innocent

[Drag City - Temmuz 2014]

Müzik sahnesine bir hardcore grubuyla giren Californialı müzisyen Tim Presley, 2010’da benimsediği White Fence adıyla her yıl 1 veya 2 albüm yayınlıyor. Evinde, dört kanallı basit bir kayıt cihazıyla kaydettiği lo-fi karakterindeki albümler 60’lar psychedelic rock’ının 2010’lardaki yansıması. Presley yeni albümü For The Recently Found Innocent’ı kaydetmek için projenin tarihinde ilk defa evinden çıkıp bir diğer California sakini müzisyen Ty Segall’ın stüdyosuna gitmiş. 2012’de birlikte Hair adlı bir albüm yayınlayan ikilinin kimyası ortaya daha radyo dostu olsa da samimiyetini ve garaj tozunu koruyan harika bir psychedelic rock albümü çıkarmış.

The Who ve Beatles referanslarıyla yüzü geçmişe dönük ama verdiği his geçerliliğini koruyan bir müzik Presley’ninki. Güneş yanığı şarkılarda çınlayan gitarlar, uzayıp giden feedback, lokomotif ritimli davullar ve Presley’nin yumuşak vokali insana kendini bir tren yolculuğundaymış gibi hissettiriyor. Vagonlarda dolaştıkça tanımadığınız insanların hikayeleri, genzinizdeki demir kokusuyla birlikte birikiyor. Alevli gitar soloları mola verdiğinde, müzik içli bir folk’a dönüşüyor. Tim Presley ve Ty Segall’ın yarattığı yaz atmosferi fonunda bazen kişisel, bazen sokaktan derlenmiş gibi duran öyküler anlatılıyor. Şarkılar hayatın zorluğunu bilen ama bundan korkmayan, hayalperest birinin ağzından  dökülüyor.

Anger! Who Keeps You Under?, Like That, Wolf Gets Red Faced, Arrow Man ve nefes nefese The Light, albümün benim için öne çıkan parçaları. 41 dakikalık bu psychedelic rock yolculuğunu özellikle türün kendine özgü gitar sound’unu sevenler kaçırmasın.

Manyetik Bant #71 // 17.06.14 / 96.2 Radyo Eksen

  1. Depeche Mode - Slow / Delta Machine
  2. Sun Kil Moon - Ben’s My Friend / Benji
  3. Patti Smith - After The Gold Rush / Banga
  4. St. Vincent - Bring Me Your Loves / St.Vincent
  5. Pontiak - We’ve Got It Wrong / Innocence
  6. The Dead Weather - I’m Mad / Sea Of Cowards
  7. Morrissey - I’m OK By Myself / Years Of Refusal
  8. Chris Cohen - Don’t Look Today / Overgrown Path
  9. Mac DeMarco - Let My Baby Stay / Salad Days
  10. Tricky - I’m Ready / False Idols
  11. Indoor Voices - Nevers (Minimal) / Nevers
  12. Moderat - Let In The Light / II
  13. Wild Beasts - Nature Boy / Present Tense
  14. Nine Inch Nails - Where Is Everybody? / The Fragile
  15. EMA - Dead Celebrity / The Future’s Void
  16. Lower Dens - Rosie / Twin Hand Movement
  17. Gorillaz - The Joplin Spider / The Fall

Manyetik Bant #70 // 10.06.14 / 96.2 Radyo Eksen

  1. Soundgarden - Fell On Black Days / Superunknown
  2. Terrorvision - Pretend Best Friend / How To Make Friends…
  3. PJ Harvey - Joy / Is This Desire?
  4. UNKLE - Burn My Shadow / War Stories
  5. Faith No More - Cuckoo For Caca / King For A Day
  6. Jessica Lea Mayfield - Do I Have The Time / Make My Head Sing
  7. Sebadoh - Careful / Bakesale
  8. Nick Cave And The Bad Seeds - Jack The Ripper / Henry’s Dream
  9. Moon Duo - Circles / Circles
  10. Massive Attack - Mezzanine / Mezzanine 
  11. The Maccabees - Go / Given To The Wild
  12. Gorillaz - Latin Simone (Que Pasa Contigo) / Gorillaz
  13. Sharon Van Etten - You Know Me Well / Are We There
  14. Vic Chesnutt - Marathon / North Star Deserter

Panik Yapmayın! Biz Polonyalıyız

ozg_1052

İstanbul’daki Polonya kaynaklı sanat etkinliklerinin artması belki dikkatinizi çekmiştir. Bu yoğunluğun bir sebebi var: 2014, Türk-Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yılı. Sizi bu vesileyle düzenlenen bir yarışmadan haberdar etmek istiyorum.

600. yıl etkinliklerinin Polonya tarafını yürüten Adam Mickiewicz Enstitüsü, çağdaş Polonya müziğini dünyaya tanıtmak için Don’t Panic! We’re From Poland! adlı bir proje yürütüyor. Geçtiğimiz Aralık’ta ben de enstitünün davetlisi olarak Varşova’daki Polonya Müzik Fuarı’na katılıp projenin showcase’ini izlemiştim. Şimdi bu projede yer alan başarılı Polonyalı gruplardan bazıları, İstanbul’a geliyor. Önümüzdeki aylarda düzenlenecek Don’t Panic! We’re From Poland! etkinliğinde sahne alacak isimler oylamayla belirleniyor. VE YARIN OYLAMADA SON GÜN! Bu sayfadan yarışmacıları izleyip favori 3 isminizi belirledikten sonra, seçiminizi dontpanic@iam.pl adresine yollayarak oylamaya katılabilirsiniz. Oylamaya katılanlar arasından seçilecek 15 kişi, konsere bilet kazanacak.

Projeye ve oylamaya dair detaylı bilgi, grupların videolarıyla birlikte bu linkte: http://turkiye.culture.pl/tr/article/panik-yapmayin-biz-polonyaliyiz

Belki içlerinden biri, sıradaki favori grubunuzdur. Fotoğraftaki mavi tavşanı görürseniz de düşün peşine. Kendisi projenin maskotu ve sizi mutlaka müzik dolu bir yere götürür.

Morrissey // World Peace Is None Of Your Business

Morrissey - World Peace Is None Of Your Business - Front

[Harvest Records - Temmuz 2014]

Doğruluğuna inandığı şeyler uğruna herkesi karşısına alabilecek kadar cesur, tüm zaaflarını gösterebilecek kadar samimi az sayıda müzisyenden biri Morrissey. Son yıllarda sağlık sorunları ve çeşitli etik sebeplerden iptal ettiği konserlerle göz önünde olan Moz, 5 yıllık bir aradan sonra 10. solo albümüyle geri döndü. Türkçe’ye “Dünya barışı seni ilgilendirmez” şeklinde çevirebileceğimiz World Peace Is None Of Your Business, tam da Morrissey’den beklenen kışkırtıcılıkta bir albüm adı. Sanatçının hükümetlerden kapitalizme, erkeklik algısından aile kurumuna yıllardır şiddetle karşı çıktığı ve eleştirdiği her şeye nefreti ve saldırısı devam ediyor. Üstelik bu defa içinde oğlunu arayan bir babanın hikayesini anlattığı Istanbul adında bir şarkı da var.

Albümün açılışını yapan isim şarkısı, her eylemimizle zengin daha zenginleşirken fakirin yok olması üzerine kurulmuş sistemin devamını sağladığımızı ilan ediyor. Oy verdikçe sistemi besliyorsun, diyor dinleyene. İçinde bulunduğumuz kapanı tüm çıplaklığıyla gösteriyor, ancak çözüm için herhangi bir önerisi yok. I’m Not A Man’de toplumun içselleştirdiği şiddeti reddederken, Earth Is The Loneliest Planet’te ne kadar kötü bir dünyada yaşadığımızı anlatırken, bir üniversite öğrencisinin intiharını konu edinen Staircase At The University’de aile baskısına dikkat çekerken, Kick The Bride Down The Aisle’da aile kurumunu lanetlerken hep aynı agresif, karamsar ve kendini bu pislikten ayrı bir yerde konumlandıran dil var. Morrissey’in kinayeli dili, bizi ona çeken şeylerden biri ama World Peace’te her zamankinden çok acılık birikmiş. Şarkılar çabucak suçlamalara dönüşüyor ve hedefte herkes var.

Neal Cassady Drops Dead’in tekerleme gibi sözleri ve Smiler With Knife’ın karanlığı, Earth Is The Loneliest Planet ve Kiss Me A Lot’un Moz’dan beklenmeyecek basitlikteki cümlelerini affettiriyor. Kapanış parçası Oboe Concerto ise Morrissey’in onca karşı çıkış sonrası kendine itirafı gibi: “Eskiler denedi ve öldü. Şimdi sırada ben varım”. Nihayetinde Moz da bir süper kahraman değil ve bir noktada, dünyanın adaletsizliği karşısında yitirdiği dostlarına içmek dışında yapabileceği bir şey kalmıyor.

World Peace Is None Of Your Business, Latin gitarları, uluyan gitar soloları, Morrissey’in gücünü hiç kaybetmeyen sesi, zengin düzenlemeleri ve kurduğu atmosferle dolu dolu bir rock albümü. Ancak 55 yaşındaki müzisyene asıl gücünü veren sözlere odaklandığınızda, ilginizi kolaylıkla kaybedebilirsiniz. Söyledikleri temelsiz olduğundan değil, onları yıllar önce çok daha çarpıcı biçimde söylemiş olduğundan. 

Spotify | Deezer

TSU! // H.M.S. Angora

TSU! - H.M.S. Angora - front cover

[Figure 8 Records - Haziran 2014]

Ricochet ve OAK projelerinin yanında Bant Dergisi’ndeki müzik yazılarıyla da tanıdığımız James Hakan Dedeoğlu, 2011’den beri TSU! adıyla solo kayıtlar yayınlıyor. Rotasını akustik gitarın belirlediği su gibi şarkılar, insana henüz kirletip bozamadığımız bir koyda yalnız başına denizi izliyormuş hissi veriyor. Bozulmamışlığın içinde, bir gün mutlaka bozulacak olmanın bilgisini de taşıdığı için aynı zamanda hüzünlü bir huzur bu.

TSU!’nun ikinci albümü H.M.S. Angora, müzisyen Shahzad Ismaily’nin plak şirketi Figure 8 Records etiketiyle yayınlandı. Kayıtları 2 yıl önce tamamlanan albümde çellist Gyda Valtysdottir ve Carla Bozulich gibi müzisyenlerin de katkısı var. Açılış parçası Bride of Parthanea’dan itibaren dinleyeni içinde bulunduğu ortamdan soyutlayıp kendi evreninde misafir ediyor TSU!. Bozulich’in Day of Skucha ve Lilac and Stork’taki meleksi vokali, albümün isim parçasındaki gerilim, sırtımızı pışpışlayıp “Üzüldüğün her şey geçici” diyen Kids of March 18th, ruhu yükselten üflemelilerle Lays in Springs, koşar adım bilinmeze giden Yoz… Albümü dinledikçe İstanbul’dan, insanlardan, olumsuzluklardan uzaklaşıyorum. Neresi olduğunu bilmediğim, bana zarar vermeye çalışmayan bir yerde buluyorum kendimi. Başka hayatların çok mümkün ve yakın olduğunu hissediyorum. Bir sürü şey için belki korkaklıktan, belki rahatlıktan atılamayan o tek ve koca adımı atıverecekmişim gibi geliyor. 

J. Hakan Dedeoğlu’nun son derece atmosferik müziği, yanı başımızda sığınılacak bir liman. Hatta daha fazlası, başka yaşamlara giden bir gemi.

Albümü bandcamp üzerinde dinleyebilirsiniz.

Manyetik Bant #69 // 03.06.14 / 96.2 Radyo Eksen

  1. Johnny Cash - Man In Black / Man In Black
  2. Paolo Nutini - Let Me Down Easy / Caustic Love
  3. Deleted Scenes - Caught In The Brights / Lithium Burn
  4. Wovenhand - The Refractory / Refractory Obdurate
  5. Badbadnotgood - Can’t Leave The Night / III
  6. La Sera - Losing To The Dark / Hour Of The Dawn
  7. The Pains Of Being Pure At Heart - Beautiful You / Days Of Abandon
  8. The Black Keys - Weight Of Love / Turn Blue
  9. The Brian Jonestown Massacre - Duck And Cover / Revelation
  10. Sharon Van Etten - Your Love Is Killing Me / Are We There
  11. Sharon Van Etten - Tarifa / Are We There
  12. Chelsea Wolfe - Destruction Makes The World Burn Brighter / Pain Is Beauty
  13. Joy Division - These Days / Love Will Tear Us Apart Single

Pixies // 24.06.14 / Black Box Istanbul

10383751_823724694305406_734726103579620368_o

Akmar Pasajı’nın alt katında satılan çekme kasetler arasındaydı Pixies'in Doolittle'ı. Adlarını Kurt Cobain'in sevdiği grupları okurken görmüştüm. Herkesin Metallica ve Nirvana kapılarından birini seçip girdiği ve yoluna oradan devam ettiği yıllarda, Nirvana kapısından girmenin etkisiyle dinledim onları. Korsan VCD’cilerde Buñuel'in Endülüs Köpeği'ni ararken, bu filmden esinlenip şarkı yazmış birileriyle karşılaşmak heyecan vericiydi. Black Francis'in çığlıklarında, Kim Deal'ın içime işleyen vokal dokunuşlarında, saldırgan punk'tan kokteyl tadındaki surf müziğine geçişlerinde içine dalınacak çok şey vardı. Sonic Youth'un Confusion Is Sex'iyle birlikte kafamı açıyordu Doolittle. Bir şeylere vakıf olduğumu hissettiriyordu. Radyoda Monkey Gone To Heaven çaldığında “Ben bu grubu biliyorum ya” diye gururlandığım ergenliğim… Atlas Sineması’nda ağzımın suyu akarak izlediğim Fight Club'ın finali de elbette Where Is My Mind?'la yapılacaktı. 

Onları keşfettiğimde alternatif rock’ı şekillendiren 5 albümlerini çıkarıp dinlenmeye çekilmişlerdi bile. 2003’ten beri aralıklarla bir araya gelip konserler veren gruba Kim Deal geçtiğimiz yıl veda etti. Yerine önce Kim Shattuck, sonrasında ise A Perfect Circle ve Zwan'dan tanıdığımız Paz Lenchantin geldi. 2013’ten bu yana çıkardıkları 3 EP’yi bir araya getiren albümleri Indie Cindy (2014) yayınlanışına tanık olduğum ilk Pixies LP’siydi. Bıraktıkları noktadan 23 yıl ileride, hala zımba gibiydiler.

Black Box Istanbul'daki konseri övünç kaynağımız The Ringo Jets açtı. Gürültülü garage rock’ı bir güzel serdiler önümüze. Onları büyük sahnelerde daha çok görmeyi umuyorum. Pixies rüyası Wave Of Mutilation ile başladı. Come On Pilgrim, Surfer Rosa ve Doolittle ağırlıklı setlist’te Indie Cindy'den 5 şarkı vardı ve diğerlerinin arasında hiç sırıtmıyorlardı. Pixies, Radiohead'den Smashing Pumpkins'e birçok gruba ilham veren kariyerinin 2 saatlik özetini muazzam bir punk rock performansıyla kulaklarımıza kazıdı. Kötü bir konser beklemiyordum ama açıkçası çıtanın bu denli yüksek olduğunun da farkında değildim. Crackity Jones, Hey, Gouge Away gibi takıntılı olduğum şarkıların mükemmel icrası bir yana, onları bu kadar çok insanla bir ağızdan söylemek bile mutluluk vericiydi. Pixies bana hep ana akımı etkilese de onun kıyısında kalmış ayrıcalıklı bir grup gibi gelmiştir. Bu ayrıcalıklı grubu, bütün şarkıları ezbere söyleyen ve mutluluktan ağzı kulaklarında bir seyirci kitlesiyle izlemek kendimi bir şeyin parçasıymışım gibi hissettirdi. 

Pixies, bu yıl İstanbul’da izlediğim en iyi konseri, bu yıl gördüğüm en iyi seyirciye verdi. Müzikte ruhuma dokunan ne varsa, özü sahnedeydi. Çok yaşa Pixies!

* Fotoğraf Kali Pro’ya, video bana ait.

Bob Dylan // 20.06.14 / Black Box Istanbul

1974390_821645897846619_5182109766501157213_o

"Bob’dan öğrendiğim şey, şarkıların nasıl olması gerektiğine dair geleneksel kuralların yıkılabileceğiydi: Bir şarkının uzunluğu, hikayeyi anlatırken ne kadar yaratıcı olabileceğin. Birinin kapıları kırmış olması, gökyüzünü tüm ihtimallere açmış olması harikaydı." 1960’larda Bob Dylan'la çalışmış, The Band'in kurucu üyelerinden gitarist Robbie Robertson, Dylan’ın kendisi üzerindeki etkisini böyle anlatıyor. Bob Dylan’ın hayatın ve insanın özünü görerek yazdığı şarkılar, rock’ın sabiti gibi. Zaman değişse de hep uygun yerlere denk düşüyorlar. O yüzden öfkemi aktarmak istediğimde aklıma ilk Masters of War geliyor, yargılandığımı hissettiğimde Ballad Of A Thin Man'i mırıldanıyorum. Bob Dylan'ı canlı dinlemek, mızıkasını duymak, konuşur gibi söylediği şarkıları içime doldurmak ruhsal bir deneyim gibi.

Things Have Changed'le başlayan konser boyunca Dylan seyirciyle birkaç kelimeden fazla konuşmuyor. Bir piyanosunun başına oturuyor, bir mızıkasını üflüyor, bir mikrofon önünde tek eli cebinde şarkı söylüyor. İşlemeli ceket ve pantolonundan şapkasına, sahnenin yalın ışık tasarımından grubunun giysilerine her şeyde zarafet var. 15 dakikalık bir arayla ikiye bölünüyor konser. Long and Wasted Years'ta oturmalı düzen yok oluyor, tribün ve saha içi ayrımı ortadan kalkıyor. Seyirci sahne önüne yığılıyor. Ben de biste tribünden inip önlere gidiyorum. Dylan'ın yüzündeki çizgileri görüyorum. All Along The Watchtower ve Blowin’ In The Wind'le final yapılıyor. Rock tarihinin 50 yılı bir insan bedeninde karşımızdan geçip gidiyor. Söylenecek her şey şarkılarda söylenmiş, hafızalar tazelenmiş, içimiz titremiş. Konuşmadan teşekkür ediyorum Bob Dylan'a.

IMG_7600

Bob Dylan konseriyle İstanbul’un yeni performans mekanı Black Box Istanbul'u da görmüş oldum. Maslak'taki Black Box'a İTÜ Ayazağa metro durağının plazalar çıkışından servislerle birkaç dakikada, yürüyerek 15-20 dakikada ulaşılıyor. Seyyar biracılar çevrede hemen konuşlanmış. Bilet karaborsası metro durağından başlıyor. 

İçeri giriş-çıkış kolay. Mekanda yiyecek içecek var. Bira fiyatları bar seviyesinde. Tribünlerden sahne rahat görünüyor, seste ise hiçbir sıkıntı yok. Zaten mekanın en öne çıkarılan niteliği, akustik altyapısı ve sunduğu ses deneyimi. Her katta sigara içilebilen açık alanlar ve balkonlar mevcut. Yine her katta içki ve su satılıyor ve konser sırasında dahi tribünde yerinden kalkıp içki alıp gelen insanlar rahatsızlık yaratmıyor. Yine konser sırasında birçok kişi yanındakiyle sohbet halindeydi ama rahatsız edici bir uğultu duymadım, Bob Dylan yanı başımda şarkı söylüyor gibiydi. Mimarisiyle de kutuyu andıran Black Box Istanbul, belli ki bundan sonra hayatımızda önemli bir yer tutacak. Hayrını görelim.

* Konser fotoğrafını etkinlik sayfasından aldım, mekan fotoğrafı bana ait.

Manu Chao (Ekşi Fest) // 21.06.14 / Life Park

Manu_Chao_GoaBoa_Festival_08

Zaman ve mesafeden bağımsız arkadaşlar vardır ya, kaç yılda bir görüşürsen görüş hep birlikteymiş gibi hissedersin. “Eee?”lerle, “Daha daha?”larla bölünmez muhabbet, bıraktığın yerden devam eder. Manu Chao'nun şarkıları da öyle. 14 yıl önce Bongo Bong'u ilk duyduğum anki kadar dost ve sıcak. Kendisi 50'lerinde ilerlemeye başlamışken ben 30'a yaklaşmışım. Onun şarkı söylediği dillerden birini daha öğrenmişim. İstanbul'a üçüncü konser ziyaretinde dillere destan sahne performansını nihayet görmek için yağmur altında Ekşi Fest'in servis kuyruğunda beklemeye koyulmuşum.

Kuyruk upuzun, hava soğuyor, yağmurlukçular mutlu ama servisler bir türlü gelmiyor. Minibüsler balık istifi insan taşıyor Sarıyer’deki Life Park'a. Bir saatten fazla sırada bekliyorum. Alanda bira satışı jetonla, yemek satışı nakitle yapılıyor. Jeton ve bira kuyrukları kısa ama yemek kuyruğunda bir yarım saat daha gidiyor. Bu arada Baba Zula sahneden inmiş, saflar sıklaşmış, Manu Chao heyecanı alanı sarmış. Yağmur hep yanımızda, ince ince. Sahneye sokulabildiğim kadar sokuluyorum. 

Şarkı söylerken, müzik yaparken çok iyi olan müzisyenler var. Bir de bunları yaparken kendini tüketircesine, yok olurcasına her şeyini seyirciye verenler var. Manu Chao ikinci grupta. 2,5 saat süren konser boyunca sürekli gözlerimizin içine bakıyor, zıplıyor, mikrofonu çıplak göğsüne vurarak kalbimizin birlikte attığını hissettiriyor, yağmuru, havayı selamlıyor, hayatı ve adalet mücadelelerini kutluyor. Şarkılarını hangi dilde söylerse söylesin, birbirimizi kelimelerin ötesinde bir bağ ile anlıyoruz. Dünyanın farklı yerlerinde doğan grup üyelerinin hepsiyle eskiden Beşiktaş Vapur İskelesi’nin yanında bulunan çaycıda ellerimizi ısıtmış gibiyiz. Gezi Direnişi’nden görüntüler ekranlara yansıtılınca “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganı duyuluyor. Bütün dünyaya cesaretimizle ilham verdiğimiz için teşekkür ediyor Manu.

ClandestinoBongo BongMe Gustas TuQue Paso Que PasoRumba de BarcelonaLa PrimaveraRainin In ParadizePolitik Kills bir ağızdan söyleniyor. Albümlerindeki gibi konserde de şarkılar birbirinin içine geçiyor, nerede başlayıp bittikleri çoğu zaman belirsiz. Birkaç şarkı sonra aynı nakarata dönülebiliyor, dalgalı denizde kafamıza göre sallana sallana gidiyoruz. Kaptanın elinde gitar, tayfalar keyif sigarasında. Sahneden üzerimize dökülen Latin punk’ı bazen çıldırtıcı bir hıza ulaşıyor. Dans edip yorulurken yaşadığımı hissediyorum. Manu Chao “Próxima estación: esperanza” (sıradaki istasyon: umut) dediğinde inanıyorum. Karşılaştığım arkadaşlarım terli ve mutlu. Orman içinde toplaşmış terli ve mutlu insanlarız.

Seyirci Manu Chao’yu bırakmak istemiyor. 3 defa geri dönüyorlar sahneye. Bir defa da selam vermek için geliyorlar. Mümkün olsa sahneye atlayıp hepsine sarılacağım, öyle canımdan can gibiler. Konser bittikten sonra sonu görünmeyen servis sırasını pas geçip orman yolunda biraz yürüdükten sonra minibüs buluyoruz. Minibüs şoförü bile mutlu.

* Fotoğraf Wikipedia’dan, video bana ait.