Bir gün gelip de sıkılacağımı hayal dahi edemediğim şeylerden biri elektro gitar sesi (diğerleri makarna ve çilek reçeli). Melbourne’den Beaches, 60 ve 70’lerin psychedelic gitar sound’unu shoegaze ve krautrock esinlenmeleriyle birleştiriyor. Antonia Sellbach, Alison Bolger, Ali McCann, Gill Tucker ve Karla Way’den oluşan üç gitar, bir bas, davul ve bol vokalli grup, ikinci albümü She Beats’i Mayıs başı Chapter Music etiketiyle yayınladı.
Bir araya gelişlerini “Birlikte çalmaktan hoşlanan arkadaşların müzikal diyaloğu” gibi iddiasız bir tavırla anlatan Beaches, üst üste yaydıkları ses katmanlarını bilinç akışlarının bir tezahürü olarak görüyor. Her yaratıcı kafadan çıkan ses, bir mecraya oturup bütün halinde akıyor. 2008’de çıkan ilk albüm Beaches, gitar saykodelisi ve post-punk etkisinin belirleyici olduğu çiğ bir sound’a sahip. Onu takip eden Eternal Sphere EP (2010) baştan sona bir jam gibi. Gitar sarmalları önce birbirine dolaşıp kalın bir sicim oluyor, sonra lif lif çözülüyor.
Yeni albüm She Beats’te gitarlar daha akışkan, daha az kılçıklı, vokaller daha yumuşak. Grup başına dream- konarak türetilen türlere daha yakın duruyor. Ateş yanmaya devam ediyor; bu defa patlamalar halinde değil, için için ve bu hali bana çok daha çekici geliyor. Yankılı riff’ler yükselip alçalan her notada duyguyu sese işliyor. İçedönük vokaller, kaosa sürüklenen akışın içinde savrulup duruyor. Beaches 2009’da Nick Cave and the Bad Seeds küratörlüğünde Melbourne’de düzenlenen All Tomorrow’s Parties’de yer almış. Burada tanıştıkları ve müziklerinden çok etkilenen Michael Rother (Neu!, Kraftwerk, Harmonia, Cluster), albümdeki iki şarkıda (Distance ve Granite Snake) gruba eşlik ediyor.
Gitar, Beaches’ın müziğine ruh üflüyor. Beaches, ruhunun aksini müziğe aktarıyor. She Beats, aşağıda.
Çocukken iskambil kağıdından kuleler ve el işi derslerinde yapılan envai tür iş dışında bilinçli olarak “yarattığım” en süper şeylerden biri, tuvalet kağıdı rulosunun iki yanına kulak pamuğu takıp tepesine çorap geçirerek oluşturduğum dandik insan figürüydü. Bunu hemen satılabilir bir obje olarak değerlendirip apartmanın önüne kurduğum tezgahta, üst komşumuza sakız parasına satmıştım.
Brooklyn’de yaşayan Arone Dyer ve Aron Sanchez’in enstrümanlarla ilişkisi, müzisyenliğin ötesine geçiyor. İş birlikleri Hominid adlı noise punk grubuna dayanan ikili, 2007’den beri Buke and Gase adıyla müzik yapıyor. Adlarını aldıkları “Buke” ve “Gase” gitar, bas, ukulele gibi çalgıları birleştirerek türettikleri enstrümanlar. Yeni çalgılar yaratmanın bir sorun çözme sürecinin ürünü olduğunu söylüyorlar. Sadece iki kişi, daha büyük bir grubun çıkarabileceği sesleri ve gürültüleri çıkarmak istediğinde varılan nokta eldekilerle yetinmeyip, ihtiyaca uygun enstrümanlar yapmak oluyor. Enstrümanların yapımında deri, otomobil parçaları gibi malzemeler de kullanıyorlar. Vokalist Arone Dyer’ın bisikletçide çalışması ve elinin zanaate yatkın olması grubun işini kolaylaştırmış. İş çalgıları yapmakla bitmiyor, bir de onları çalmayı öğrenmek gerekiyor tabii. El yapımı enstrümanları Buke and Gase’in müziğine karakteristik bir çiğlik veriyor. İşlenmemiş ağaç gibi bir çiğlik. Kıymıkları üzerinde.
Alet edevatı ortaya döküp doğaçlayarak beste yapan grubun canlı performansları ise tersine, son derece organize çünkü sadece iki kişi oldukları için hataları göze daha çok batıyor.
Buke and Gase’in iki albümü, iki de EP’si var. Son albümleri General Dome, Ocak sonu bağımsız plak şirketi Brassland Records etiketiyle çıktı. Punk izinin görüldüğü, sert ritimlere sahip, belli türlerin çerçevelerine sığmayan kalp atımı gibi ısrarcı şarkıları var. Metalik sesler çıkaran telli çalgılar arasında Arone Dyer’ın sesi yırtıcılıkla ruhanilik arasında geziyor.
Buke and Gase tesadüf ve defoları içine katan müziğiyle istediğini başarıyor; iki kişinin doldurabileceği azami ses alanına yayılıyor.
Müziği hareket halindeyken daha iyi algıladığım oluyor. Daha iyiden kasıt, müzisyenin amaçladığına daha yakın (bunu tamamen bilmek mümkün olmasa da hissetmek mümkün). Vapurlarda, minibüslerde ufak satoriler yaşıyorum sırıta sırıta. Kafamı sallaya sallaya. Ayaklarımı vura vura. Sonra vura vura kalorifer peteklerine, şarkıları yolluyorum apartmanın tüm dairelerine. Güneşte bırakıyorum kendimi canlanmak için, başım ağrıyor gözlerimi kısmaktan. Bir de karşıma biri oturduğunda, bakışımı kaçırmaktan.
Kış bana hiçbir zaman uzak değil. Kemiklerimin içinde geziyor. Daughter’ın müziği çok gerçek. Hava ılıkken dinlemek daha güvenli.
Los Angeles’ın banliyösünde büyüyen Jessica ve Jennifer Clavin kardeşler, gitar ve bas çalmayı garajlarında kendi kendilerine öğrenmiş. İlk grupları Mika Miko, No Age ve Black Lips gibi isimlerle turladıktan sonra dağılmış. Kızlar bir süre Los Angeles ve New York’taki çeşitli gruplara mesai vermiş fakat içlerindeki birlikte müzik yapma isteği ağır basınca Bleached hayat bulmuş. 2011’de yayınlanan üç single’dan sonra Dead Oceans çatısı altına giren grubun ilk albümü Ride Your Heart bu ayın başında çıktı.
Bleached popa meyilli, yazı hatırlatan, çekici bir punk yapıyor. Eskimeyen “basit gitar melodisi - bas - enerjik davul” formülünü başarılı bir şekilde kullanıyor. Duymaktan sıkılmadığımız, belki hiç sıkılmayacağımız kaygısız kadın vokalin ağzından dökülen sözler tamamen aşk-meşk meselelerinden bahsediyor ve bunu, mevzuyu çok da derinleştirmeden yapıyor. Kızlar ya birini gözüne kestiriyor ve onunla sevgili olmanın hayalini kuruyor, ya sevgilisini kimseye kaptırmayacağını ilan ediyor, ya birini terk ediyor ya da sevgili olma yolunda oldukları çocuklardan telefon bekliyor. Ne aşk, ne acı iz bırakıyor şarkılarda. Hepsi yaz akşamı havası gibi ağırlıksız ve şekerli. Bleached’in her şeyinde bir uçuculuk, havailik var. Bunu yüzeyselliğe değil, hiçbir şeyi fazla ciddiye almamalarına bağlıyorum. Müziklerinin hep yazla ilişkilendirilmesi de bu rahatlıklarından herhalde.
Kızların stilize ve içinde yeterli ölçüde retro barındıran pop-punk tarzı moda çevrelerini de cezbediyor. New York’taki Chloë Sevigny defilesinde sahne alan ve Vogue’un da destek verdiği Bleached, bu ilgiden gayet memnun. Grubun gitarist ve solisti Jennifer moda üzerine eğitim almış ve kendini giysilerle ifade edebilmenin de bir sanat biçimi olduğunu düşünüyor. Blondie ve Velvet Underground referansları sadece müziklerinde değil, stillerinde de etkili.
Tende güneş gezmeye başlamışken, kulakta Bleached onu tamamlıyor. Kafa karıştırmayan pop-punk’ın cazibesine kapılmak için ideal günler.
Dünyanın bazı coğrafyaları, içinde yaşayan insanları mütevazı ve yumuşak kılıyor. Onları fiziksel olarak yalıtıp, kendi düşünceleri içinde pişmeye bırakıyor. İzlanda, sakinlerine en çok ilham veren coğrafyalardan biri olsa gerek. Ufacık bir ülkeden bu kadar harika müzisyenin çıkmasında suların ve taşların da parmağı vardır elbet.
Reykjavíkli ikizler Jófríður ve Ásthildur 14 yaşından beri birlikte müzik yapıyor ama bireysel olarak müzikle ilgilenmeye çok daha küçük yaşta başlamışlar. Adını “İki başlı adam” olarak bilinen Meksikalı Pasqual Pinon‘dan alan grubun temeli, kızlar 11 yaşındayken ailelerinin hediye ettiği gitar ve klavyeyle atılmış. Çocukluğundan beri şiir yazan Jófríður, şiirlerinin artık şarkı sözü halini aldığını söylüyor. Gitar ve klarnet çalıyor. Ásthildur ise piyano, düzenlemeler ve geri vokali üstleniyor. Aynı şarkıları dinleyip farklı şeyler anladıklarını söyleyen ikizlerin müziğine karakterini gitar, piyano ve birbirinin içinde eriyen sesleri veriyor. Ev yapımı kayıtların çıtırtısını da unutmamak gerek.
Pascal Pinon’un şarkılarında karlı dağlar, buz gibi sular, koyu topraklar, alacakaranlıkta uzanan geceler ve bütün bunların ruha yansıması var. Kayıplar, hayaller, yatakta tavana bakarak geçirilen saatler dupduru bir anlatımla akıyor. Hayatlarının henüz başındaki bu iki kızın müziği, dinleyeni pasından arındıracak kadar saf. Metrelerce derinlikteki taşların sayıldığı tertemiz koylar gibi. Ormanın damındaki binlerce yaprak arasında dolaşan gün ışığı gibi.
İlk albümleri Pascal Pinon’u 14 yaşında yayımlayan grup, bu yılın başında Morr Music etiketiyle çıkan ikinci albüm Twosomeness ile naif sesini daha geniş bir alana duyurdu. İzlanda’nın yaratıcılığı besleyen coğrafyasından dünyaya saçılan birçok grubun açtığı yoldan ilerleyen Pascal Pinon, kuzeye giderek kendini sadeleştirmenin mümkün olup olmadığını düşündürüyor. İkizlerin müzik macerasını bloglarından takip edebilirsiniz: pascalpinon.tumblr.com