Manyetik Bant

Scroll to Info & Navigation

A Design For Life

Manic Street Preachers • Everything Must Go

Ben 27 senedir içimde hep bir şeylerin kırıldığı hissiyle yaşadım. Ben kendimi bildim bileli bu dünyada yapayalnız yürümek zorunda olduğumu düşündüm. İnsanlar bana uzak olsun istedim, zaten yalnızlığımın altını çizmek dışında hiçbir şeye yaramıyorlardı. Ben hiçbir zaman yaşadığım ülkenin geleceğine dair bir umut beslemedim. Hiçbir zaman birlikte yaşadığım insanlara güvenmedim, kimseye inanmadım. Başkaları hep “değmez” oldu benim için. Konuşmak, anlamak, anlatmak, bir şeyleri düzeltmeye çabalamak enerji israfıydı. İyi şeyler düşünmek salaklıktı. Hayatta sadece 2-3 kişiye değerek yaşayabilir, başka kimsenin eksikliğini hissetmediğime yemin edebilirdim. Birilerine ihtiyaç duyma zayıflığını tiksintiyle uzaklaştırırdım kendimden. 

Gezi’ye dozerlerin girdiği gecenin ertesi günü, fotoğraf çekmeye gittim. Aynı gece yeniden gittim. Ertesi gece yine gittim. Ertesi gece yine gittim. Kalabalık büyüdü. Müzik oldu. Slogan atıldı. Her gece evden çıkıp Gezi’ye gitmek içimi ısıtır oldu. Oraya gitmeden uyumak istemedim. Kendime sordum hep, bu ne kadar devam edebilir? Bir hafta belki. Sonra polis gelir, park yıkılır. Her zaman, her şeyin olmasına alıştığım gibi. İçimde insanlara inanma isteği vardı. Böyle şeyleri hiç sevmem, daha minik bir hisken ezerim başını. Hayal kırıklığından hoşlanmıyorum. 

31 Mayıs akşamı içimdeki zemberek öyle bir koptu ki, titreşimi hala dalga dalga yayılıyor. 31 Mayıs akşamı dünyanın en korkak insanı olan ben, sırtımda anksiyetem, göğsümde tutamadığım çarpıntılarımla, hiç tanımadığım insanlarla bir caddede sıkış tıkış, ilerideki gaz bulutuna doğru bakıyordum. İnsanların içinde çatır çatır bir şeyler kırılıyordu. Üzerimizde helikopterler uçuyordu ulan, hınzır ve kanunsuz bir Tom Robbins romanında mıydık biz? Neden üzerimize ışık tutuyordu helikopterler? İnsanlara bakıyordum, onlar da bana bakıyordu. O günden beri insanlara bakıyorum ben. Düşündüğüm gibi değillermiş. Hepsinin içi kırıkmış. Tanımadıkları insanları sevebiliyorlarmış falan. Belki bir şeyler değişebilirmiş. Belki. 

Gezi Direnişi’nin sonu nereye varacak, bilmiyorum. Önümüzde çok, çok zor zamanlar var. Ama ben binlerce insanla bir oldum. Çoğumuz olduk. Bu duyguyu hafızamdan hiçbir şey silemeyecek.

184 plays

Şehir ve Müzik Paneli // 20.05.2013 / Pera Müzesi

photo 969255_350072331782438_348232577_n_zps0c562f20.jpg

[Fotoğraflar organizasyona ait]

Bu yazın en kapsamlı organizasyonu Vodafone Istanbul Calling’in yan etkinliklerinden biri, 20 Mayıs’ta Pera Müzesi’nde Bant Mag. işbirliğiyle düzenlenen Şehir ve Müzik Paneli’ydi. Müzisyen, müzik yazarı ve özellikle Manchester müzik sahnesinin önemli ismi John Robb, ağırlıklı olarak 90’larda çektiği grup fotoğraflarıyla tanınan fotoğrafçı Steve Gullick, ATP Festivali’nin kurucuları Deborah Higgins ve Barry Hogan, Iceland Airwaves Festivali’nin kurucularından Grimur Atlason, Pozitif ve Babylon’un kurucu ortağı Ahmet Uluğ ile Stereolab basçısı, yazar Simon Johns, müziğin içinden çıktığı şehirlerle ilişkisini konuştu. Panelde aldığım notları birkaç başlıkta topladım. 

Bir şehri “müzik şehri” yapan nedir? Şehrin sesi nasıl oluşur?

Şehirde genç nüfusun yoğunlukta olması (örn. üniversite şehirleri) dışında en çok üzerinde durulan şey, şehirde kültür çeşitliliğinin olması. Farklı bölgelerden/ülkelerden göç almış şehirlerin müzik sahnelerinin çok daha canlı olduğu konusunda herkes hemfikir. Robb, bu çeşitliliğe farklı sosyal sınıfların bir arada yaşaması gerekliliğini de ekliyor. Ona göre zengin ailelerin çocuklarıyla işçi sınıfının çocuklarının bir arada olduğu yerde iyi müzik vardır. Yerel grupların birbirini desteklemesi de şehrin sesini oluşturmada önemli bir etken.

İstanbul’da ise belirli müzik türlerini benimseyen gruplar/müzisyenler ve onların kitleleri birbirinden hem zihinsel hem fiziksel olarak ayrılmış halde. Yeni grupların sahne alabileceği mekanlar az. Şu anda genç müzisyenlerin kendilerini tanıtmaları için en uygun ortam, üniversite festivalleri.

Grimur Atlason, nüfus yoğunluğu ve çokkültürlülüğe alternatif olarak izolasyonu sunuyor. 1989’a kadar bira satışının dahi olmadığı İzlanda’dan bu kadar çok müzisyenin uluslararası sahnede tanınmasını, yapacak başka bir şey olmadığı için ellerindekilere sarılmalarına bağlıyor. Müzikte, müzisyenlerin yaşadığı yerin izini bulmak istediğini söylüyor. RHCP’ın yıllar evvel bahsettiği “Californication” durumu hala geçerli. Yani hala dünyanın her yerinde California sound’uyla müzik yapılmaya çalışılıyor.

 photo 942669_350072528449085_539490064_n_zps9df788b7.jpg

Müziğin güncel sorunları neler?

Barry Hogan’a göre temel sorun, müzik pazarının artık şişmiş olması. Aynı şeyi yapan çok fazla grup var. Aynı şekilde, birbirine benzeyen çok fazla müzik festivali var ve Hogan ile Higgins, bu kadar çok festival olmaması gerektiğini düşünüyor. İngiltere’de irili ufaklı yüzlerce grubu line-up’larına ekleyen festivallerin, yıl içindeki yerel konserlere zarar verdiğini söylüyorlar. Seyirci grupları tek tek izlemek yerine para biriktirip hepsini tek bir festivalde izlemeye yöneliyor. Bunda ekonomik kaygıların, insanların para harcamaktan çekinir hale gelmesinin de etkisi var. Festivallerin, müzik dinleme ve yeni müzikler keşfetme alanı olmaktan çıkıp, “takılmaca”ya dönüşmesi onları rahatsız ediyor. Buna Field Day’i örnek veriyorlar.

John Robb’a göre neyi, nerede dinlediğiniz önemli. Londra’da konser deneyimi gitgide yavanlaşırken, Manchester’da ana akımın dışındaki isimlerin konserleri hala yoğun bir duygu içeriyor. Punk ve metal konserleri, hissiyatlarından bir şey kaybetmiş değil.

Söz dönüp dolaşıp internete ve bedava müzik indirme mevzuuna geliyor. İnternetin herkese kendi müziğini yayma konusunda eşit olanaklar sunarak bir demokratikleşme sağladığının altı çiziliyor. Diğer yandan müziğin dünyaya yayılması kolaylaşırken, müzisyen albüm satamadıkça daha zor koşullarda müzik yapmak zorunda kalıyor. Atlason’a göre müziğini ücretsiz paylaşmak, müzisyenin seçimi olmalı. Gullick, müzik endüstrisinin uzun süredir haddinden fazla güç sahibi olduğunu düşünüyor ve yeni bir yapının kurulabilmesi için, varolan sistemin çöküşünü olumlu karşılıyor. Bu, evrimin bir parçası. Zaten ne müzik yapmak, ne müzik yazmak ne de müzisyenleri fotoğraflamaktaki ana motivasyon para. Dolayısıyla kazancın azalması kimsede şok etkisi yaratmıyor. Punk, grunge gibi akımlar belirli yerel durumlardan doğup dünyaya yayılmıştı. Artık yerelden globale gitmenin yolu YouTube’dan geçiyor. 

Müzik endüstrisinin geleceğinde ne var? 

Hogan ve Higgins’e göre konserlerin geleceği, sponsorların eline düşmüş durumda. Kendileri sponsorluk sisteminden hoşlanmasa da, sponsorların artık daha yaratıcı ve daha az sinir bozucu şekillerde olaya dahil olabildiğini söylüyorlar. Kickstarter gibi kitle fonlaması yöntemleri de gelecek vaat ediyor. 

Grimur Atlason’a göre bir döngüyü yaşıyoruz. Varolan tıkanmışlık bir noktada patlayarak aşılacak ve yeni gruplar, yenilikçi gruplar, yeni akımlar ortaya çıkacak. Live Nation gibi mega organizasyonların yerine üniversite konserleri önem kazanacak. İyi müzik dinlemek isteyen tutkulu dinleyiciler nerede olursa olsun doğru sesleri yakalayacak.

 photo 942457_350072841782387_289058945_n_zpseab32dc4.jpg

Panelin sonunda dinleyicilerden gelen birkaç soru üzerine konuşulanlar: 

SXSW üzerine

SXSW genç ve kitlesi olmayan gruplar için zaman kaybı. Bilinmeyen grupları kimse izlemiyor ve festivalde çok az iyi grup sahne alıyor. ABD dışından festivale katılıp Amerika’nın kapısını aralayacağını sanan gruplar hayal kırıklığına uğruyor. Aslında SXSW’in iyi bir konsepti var ama artık çok fazla grup çalıyor. Yeni ve iyi bir şey keşfetmek çok zorlaşmış halde. Oraya müzik dinlemeye gidiyorsanız, paranızı çöpe atıyorsunuz demektir. Ancak müzik sektörü içinde çalışan bir profesyonelseniz orada bulunmanızın anlamı var.

Şehirdeki plak şirketleri üzerine

Bir şehrin sesinin duyulmasında plak şirketlerinin rolü büyük. Plak şirketi, sanatçının albümünü çıkarmakla kalmaz, onu tanıtmak için elinden geleni yapar. Her fırsatta sanatçılarını dinleyicinin yoluna çıkarır, onları yılmadan destekler. Atlason, İzlanda’da alternatif sanatçıların 20-30 bin albüm satışına ulaşabildiğini söylüyor. Nüfusu 320 bin olan bir ülke için bu müthiş bir rakam. 

Yazılı müzik basını ve internet üzerine

Yazılı basının sonunun gelmiş olduğu havası var salonda. Örneğin Robb, müzik haberlerini web sitelerinden aldığını ve yazılı basının çok yavaş olduğunu söylüyor. Higgins ise yazılı müzik basınının Melbourne gibi güçlü bir kafe kültürüne sahip şehirlerde hala önemli olduğunu belirtiyor. Varılan sonuç, yazılı basının yerel ölçekte etkinliğini sürdürdüğü ancak küresel ölçekte yerini web sitelerine ve bloglara bıraktığı.

İstanbul’da alternatif müzisyenlerin çalabileceği çok az mekan var ve çok iyi müzisyenler yeteri kadar tanınmıyor. Babylon - Peyote - Salon üçgeninin dışına neden çıkılamıyor? Buralarda da bilinmeyen isimler yeteri kadar destekleniyor mu?

Ahmet Uluğ’a yöneltilen bu soru, mekan sahiplerine sitem de içeriyor. Uluğ, Türkiye’de müzisyenleri destekleyen bir sistem olmadığının altını çiziyor birkaç defa. Ne devletin kültürle ilgili kurumlarından ne de yapımcılardan müzisyenlere destek geliyor. Mekan sahipleri ve organizatörlerin önceliği hala hayatta kalmak. Yine de Babylon’da Türkiye’nin alternatif isimlerine mümkün olduğunca yer verildiğini, bunun yeterli olmayabileceğinin de farkında olduğunu söylüyor. Bir şehrin özgün sesini oluşturmada alt kültürlerin önemi büyük. Onların da sahneye ihtiyacı var.

Konuşmacıların geri kalanının bu duruma bakışı daha farklı. Gullick, kimsenin kimseye bir şey borçlu olmadığını söylüyor. Robb ise alt kültürün sponsora ihtiyacı olmadığını, punk’ın bize öğrettiği gibi kendi işimizi kendimiz yapmamız gerektiğini hatırlatıyor. İnternetin var, teknoloji ucuzladı, kendi sahneni kendin yarat diyor kısaca. Sorunun sahibi, İstanbul’da zaten başka türlüsünün pek mümkün olmadığını söylüyor.

Şehrin sesinin daha yüksek çıkacağı günler yakın mı?

The Knife - Wrap Your Arms Around Me

Müziğin sesini istediğim kadar açmaya alıştım. Filmlerdeki patlamaların camları sarsmasına, gecenin köründe kalkıp şarkı söylemeye, gecenin köründe kalkıp dışarı çıkmaya, gecenin köründe kalkıp hiçbir şey yapmamaya da alıştım. Sabahın sekizinde Daft Punk dinleyen komşunun değişmeyen playlist’ine alıştım. Balkondan halı silkeleyen kadına bağırmaya alıştım. Her gün kedi tüyü temizlemeye alıştım. Yaptığım yemeklerin yarım saat içinde bitmesine alıştım. Az eşyaya, çok düşünceye alıştım. Günün her saati ayağıma ayrı vuran güneşe, sokağın serinliğine alıştım. Tuhaf tesadüflerle kendimi iyi hissetmeye alıştım.

The Knife’ın Shaking The Habitual’da saptığı yolları yürürken arkamdan çalınan kornalara alıştım. Kalabalıkta dikkatimi müziğe verip gözlerimi sımsıkı kapadığımda dünyanın ayağımın altından kayıp gitmesi hissine alıştım. Melodilerin kollarımın altından tutup beni ayağa kaldırmasına alıştım.

Örümceklere alışamadım.

27 Nisan 2013 / Manyetik Bant / Artemis Günebakanlı

  1. Depeche Mode - Slow / Delta Machine
  2. Guided by Voices - Flunky Minnows / English Little League
  3. Gang of Four - Guns Before Butter / Entertainment!
  4. Nick Cave and the Bad Seeds - Animal X
  5. Rodriguez - Inner City Blues / Cold Fact
  6. Rich Ristagno - What Is A Man / What Would It Be Like to Be Rich
  7. Bobby Womack - The Bravest Man in the Universe / The Bravest Man in the Universe
  8. Gorillaz - Revolving Doors / The Fall
  9. Buke and Gase - Hiccup / General Dome
  10. The Knife - Without You My Life Would Be Boring / Shaking the Habitual
  11. Bored Nothing - Bliss / Bored Nothing
  12. Bored Nothing - Echo Room / Bored Nothing
  13. Phosphorescent - Song for Zula / Muchacho
  14. Foals - Milk & Black Spiders / Holy Fire

> Mİxcloud’da dinle.

Gitar, Sonra Biraz Daha Gitar: Beaches

photo BEACHES151_zps0894d643.jpg

Bir gün gelip de sıkılacağımı hayal dahi edemediğim şeylerden biri elektro gitar sesi (diğerleri makarna ve çilek reçeli). Melbourne’den Beaches, 60 ve 70’lerin psychedelic gitar sound’unu shoegaze ve krautrock esinlenmeleriyle birleştiriyor. Antonia Sellbach, Alison Bolger, Ali McCann, Gill Tucker ve Karla Way’den oluşan üç gitar, bir bas, davul ve bol vokalli grup, ikinci albümü She Beats’i Mayıs başı Chapter Music etiketiyle yayınladı.

Bir araya gelişlerini “Birlikte çalmaktan hoşlanan arkadaşların müzikal diyaloğu” gibi iddiasız bir tavırla anlatan Beaches, üst üste yaydıkları ses katmanlarını bilinç akışlarının bir tezahürü olarak görüyor. Her yaratıcı kafadan çıkan ses, bir mecraya oturup bütün halinde akıyor. 2008’de çıkan ilk albüm Beaches, gitar saykodelisi ve post-punk etkisinin belirleyici olduğu çiğ bir sound’a sahip. Onu takip eden Eternal Sphere EP (2010) baştan sona bir jam gibi. Gitar sarmalları önce birbirine dolaşıp kalın bir sicim oluyor, sonra lif lif çözülüyor. 

Yeni albüm She Beats’te gitarlar daha akışkan, daha az kılçıklı, vokaller daha yumuşak. Grup başına dream- konarak türetilen türlere daha yakın duruyor. Ateş yanmaya devam ediyor; bu defa patlamalar halinde değil, için için ve bu hali bana çok daha çekici geliyor. Yankılı riff’ler yükselip alçalan her notada duyguyu sese işliyor. İçedönük vokaller, kaosa sürüklenen akışın içinde savrulup duruyor. Beaches 2009’da Nick Cave and the Bad Seeds küratörlüğünde Melbourne’de düzenlenen All Tomorrow’s Parties’de yer almış. Burada tanıştıkları ve müziklerinden çok etkilenen Michael Rother (Neu!, Kraftwerk, Harmonia, Cluster), albümdeki iki şarkıda (Distance ve Granite Snake) gruba eşlik ediyor.

Gitar, Beaches’ın müziğine ruh üflüyor. Beaches, ruhunun aksini müziğe aktarıyor. She Beats, aşağıda.

Zanaatin İçinden: Buke and Gase

photo bukeandgase-1_zps9f47912d.jpg

Çocukken iskambil kağıdından kuleler ve el işi derslerinde yapılan envai tür iş dışında bilinçli olarak “yarattığım” en süper şeylerden biri, tuvalet kağıdı rulosunun iki yanına kulak pamuğu takıp tepesine çorap geçirerek oluşturduğum dandik insan figürüydü. Bunu hemen satılabilir bir obje olarak değerlendirip apartmanın önüne kurduğum tezgahta, üst komşumuza sakız parasına satmıştım.

Brooklyn’de yaşayan Arone Dyer ve Aron Sanchez’in enstrümanlarla ilişkisi, müzisyenliğin ötesine geçiyor. İş birlikleri Hominid adlı noise punk grubuna dayanan ikili, 2007’den beri Buke and Gase adıyla müzik yapıyor. Adlarını aldıkları “Buke” ve “Gase” gitar, bas, ukulele gibi çalgıları birleştirerek türettikleri enstrümanlar. Yeni çalgılar yaratmanın bir sorun çözme sürecinin ürünü olduğunu söylüyorlar. Sadece iki kişi, daha büyük bir grubun çıkarabileceği sesleri ve gürültüleri çıkarmak istediğinde varılan nokta eldekilerle yetinmeyip, ihtiyaca uygun enstrümanlar yapmak oluyor. Enstrümanların yapımında deri, otomobil parçaları gibi malzemeler de kullanıyorlar. Vokalist Arone Dyer’ın bisikletçide çalışması ve elinin zanaate yatkın olması grubun işini kolaylaştırmış. İş çalgıları yapmakla bitmiyor, bir de onları çalmayı öğrenmek gerekiyor tabii. El yapımı enstrümanları Buke and Gase’in müziğine karakteristik bir çiğlik veriyor. İşlenmemiş ağaç gibi bir çiğlik. Kıymıkları üzerinde.

Alet edevatı ortaya döküp doğaçlayarak beste yapan grubun canlı performansları ise tersine, son derece organize çünkü sadece iki kişi oldukları için hataları göze daha çok batıyor.

Buke and Gase’in iki albümü, iki de EP’si var. Son albümleri General Dome, Ocak sonu bağımsız plak şirketi Brassland Records etiketiyle çıktı. Punk izinin görüldüğü, sert ritimlere sahip, belli türlerin çerçevelerine sığmayan kalp atımı gibi ısrarcı şarkıları var. Metalik sesler çıkaran telli çalgılar arasında Arone Dyer’ın sesi yırtıcılıkla ruhanilik arasında geziyor. 

Buke and Gase tesadüf ve defoları içine katan müziğiyle istediğini başarıyor; iki kişinin doldurabileceği azami ses alanına yayılıyor. 

Manyetik Bant #21 // 20.04.2013 / 96.2 Radyo Eksen

  1. Japanther - Stolen Flowers / Eat Like Lisa Act Like Bart
  2. Screaming Females - Bad Men / Chalk Tape
  3. Holograms - Flesh & Bone / Forever
  4. Kurt Vile - Girl Called Alex / Wakin On A Pretty Daze
  5. Iron and Wine - Singers and the Endless Song / Ghost on Ghost
  6. Jay Arner - Don’t Remind Me / Jay Arner
  7. The Stone Roses - Driving South / Second Coming
  8. The Evens - Sooner or Later / The Odds
  9. Tomahawk - Waratorium / Oddfellows
  10. Band of Skulls - The Devil Takes Care of His Own / Sweet Sour
  11. William S. Burroughs - Love Your Enemies / Dead City Radio
  12. Luke Roberts - Will You Be Mine / The Iron Gates at Throop and Newport
  13. Tom Waits - Hold On / Mule Variations
  14. Manic Street Preachers - I’m Not Working / This Is My Truth, Tell Me Yours

> Mixcloud’da dinle. 

Winter

Daughter • If You Leave (2013)

Müziği hareket halindeyken daha iyi algıladığım oluyor. Daha iyiden kasıt, müzisyenin amaçladığına daha yakın (bunu tamamen bilmek mümkün olmasa da hissetmek mümkün). Vapurlarda, minibüslerde ufak satoriler yaşıyorum sırıta sırıta. Kafamı sallaya sallaya. Ayaklarımı vura vura. Sonra vura vura kalorifer peteklerine, şarkıları yolluyorum apartmanın tüm dairelerine. Güneşte bırakıyorum kendimi canlanmak için, başım ağrıyor gözlerimi kısmaktan. Bir de karşıma biri oturduğunda, bakışımı kaçırmaktan.

Kış bana hiçbir zaman uzak değil. Kemiklerimin içinde geziyor. Daughter’ın müziği çok gerçek. Hava ılıkken dinlemek daha güvenli.

233 plays