Bundan üç kış önce Paris’te öğrenciydim. “Son elli yılın en sert kışı” dedikleri yıllardan biriydi. Sekiz buçuktaki derse girmek için evden sekizde çıkıyorduk. Buz kaplı kaldırımlar ayaklarımızın altında çatırdıyordu. Radyatörsüz sınıfta paltomuza sarınıp Abbas Kiarostami dinliyorduk. Hayattaki mutluluğum çoğunlukla iki şeye bağlı; üşümemek ve aç kalmamak. Paris’te çok üşüyordum. Okulda, evde, metroda, sokakta, her yerde üşüyordum. Okulun boktan kantininde yiyecek bir şey bulamadığım için dandik sandviç ve elmalar dışında gündüzleri pek yemek de yemiyordum. Bu yüzden sürekli mutsuz olmaya meyilliydim. Mutsuz olmamak için çabalamam, bir şeyler yapmam gerekiyordu.
Erasmus’a birlikte gittiğimiz ve Paris’te birlikte yaşadığımız Müge’yle neredeyse her gün bir müzeye gidiyorduk. Saraylar, parklar, bahçeler, caddeler, meydanlar birbiri ardına önümüzde açılıyordu. Gecelerse konserlere aitti. Daha Paris’teki ikinci günümüzde Sun Kil Moon’u izlemiştik. Hatla birlikte verilen takoz cep telefonlarını acil durumlar dışında kullanmıyorduk. Kitapçık şeklinde bir haritamız vardı, onunla buluyorduk yolumuzu. İlk defa gördüğümüz ve belki bir daha hiç görmeyeceğimiz caddeler, adını artık hatırlamadığımız sokaklarla kesişiyor, bizi küçük barlara, konser salonlarına götürüyordu. Damien Jurado’yu da böyle küçük bir mekanda, eski Charonne Garı’ndan bozma Flèche d’Or‘da izledik. Bar, “altın ok” anlamına gelen adını Paris - Calais seferini yapan trenden alıyordu. Jurado’nun Caught In The Trees albümü yeni çıkmıştı. Grubu pasaportlarındaki bir sorun nedeniyle gelememişti. Damien Jurado grup için kurulmuş sahnenin ortasında, akustik bir konser vermişti. Herhalde 40-50 kişiydik. Elimizde konserden sonra paltomuzun cebine koyup eve götürdüğümüz plastik bardaklarda bira vardı. Coats Of Ice ilk defa o gece aklıma takıldı, hala da gittiğini söyleyemem.
Birini ilk defa nerede, hangi ruh halinde dinlersem hep orada kalma ihtimali var. Bu bir risk aslında, zor zamanlarda dinlediğim albümleri terk eden biriyim. Ama Damien Jurado’yu hiç terk etmedim. O benim için boktan günlerin güzelliğini ifade ediyordu. Yeni albümü Maraqopa‘yı açan Nothing Is The News’u duyduğumda metro istasyonlarının klinik yeşili çaktı yine gözümde. Şarkılarda yitirilenler, yeniden bulunanlar, kendinden ve başkalarından kaynaklanan hayal kırıklıkları yumak gibi birbirine dolaşıyor. Jurado’nun beni tamamen kontrol altına alan bir sesi var. Onu dinlerken başka bir şey yapamıyorum. Anlattıklarına kulak verip hissedebiliyorum ancak. Melodiler parmaklarımda usulca çözülüyor, geri vokaller karanlık metro tünellerinden sesleniyor, korolar öğle saatinde sakince sandviç sıralarında bekliyor. Maraqopa, sevgilini birkaç ay geride bırakmak zorunda olmak gibi hüzünlü bir macera. Asla karanlık değil, yara kabuğu soymaya benzer tatlı bir hissiyat barındırıyor. Geçmişini yüklenip devam etmenin iç rahatlığını dinleyiciye geçiriyor. Geçiciliğin bilinciyle keyfi sürülen bir öğle sonrası bu albüm. Sıcak değil ama güneşli.
Annie Clark‘la ilişkim son iki albümü Actor ve Strange Mercy‘yi birkaç kere dinlemiş olmaktan ibaret. Yani dün geceye kadar öyleydi. Albümlerinin çok delisi olmadığım fakat konser performansını da merak ettiğim St. Vincent, sakin bir konser olmasını bekleyenleri ters köşeye yatırarak Salon’u yıktı.
Açılış Strange Mercy’deki favorim Surgeon’la yapıldı. Kalp kapakçıklarımı titreten baslar, Clark’ın bıçak gibi gitarı ve güçlü davullar gecenin rotasını belirledi. Annie Clark sahnede her şeyini müziğe ve seyirciye veriyormuş gibi, yüzünde hep mutlu ve zevkten dört köşe bir ifade var. Gitarları hırpalar, grubuna bakıp gülümser, seyirciyi avucuna alırken çok güçlü duruyor. O gücü hem yüzünden hem vücut dilinden okuyabiliyorsunuz.
Seyirci de St. Vincent’a her şeyini veriyor. Çığlıklar durmuyor, şarkılar avaz avaz söyleniyor. Konser boyunca sahneye İngilizce, İspanyolca, Yunanca bağırılıyor. Clark ilgiden memnun, belki biraz da şaşkın hep gülüyor. Konserden önce hamama gitmiş, “Hayatımda hiç bu kadar temiz hissetmemiştim” diyor. The Pop Group’tan Mark Stewart’ın kendisine “Punk bu hale geldi işte” diyerek Sid Vicious şeklinde bir bulaşık fırçası hediye ettiğini anlatıyor ve She Is Beyond Good And Evil’ı cover’lıyor.
Geçtiğimiz yıl çıkan Strange Mercy’nin Hysterical Strength dışında tamamının çalındığı konserde Actor dört şarkıyla selamlanıyor. Biste hızını alamayıp seyircilerin arasına inen, Salon’u boydan boya dolaşan St. Vincent The Party’yi gitarını seyircilere atarak bitiriyor. Final parçası Your Lips Are Red, ilk albümü Marry Me’den setlist’e giren tek şarkı. Annie Clark ışıkların kırmızıya dönmesiyle sahnede Carrie’ye benziyor. Gözleri zaten Salon’u başımıza yıkacakmış gibi çakmak çakmak.
Konserden sonra soğukta dolmuşa yürürken farklı geçeceğini düşündüğüm gecenin aldığı halden çok memnunum. Konserlerde şaşırmak, sanatçıyı albümdekinden ayrı biçimlerde yeniden tanımak çok hoşuma gidiyor. Bugün Strange Mercy’yi dinlerken dün geceki distorsiyonları duyuyor gibiyim. Annie Clark ruhuma gerçekten dokundu. Bu yüzden biraz daha zenginleşmiş hissediyorum kendimi.
Setlist: Surgeon, Cheerleader, Chloe In The Afternoon, Save Me From What I Want, Actor Out Of Work, Dilettante, Black Rainbow, Marrow, Champagne Year, Neutered Fruit, Strange Mercy, She Is Beyond Good And Evil (The Pop Group cover), Northern Lights, Year Of The Tiger, Cruel // The Party, Your Lips Are Red
Mando Diao, İsveç’in sanayi şehirlerinden Borlänge çıkışlı. Burası aynı zamanda ülkenin en büyük müzik festivallerinden Peace & Love’a ev sahipliği yapıyor. Adını solist ve gitarist Björn Dixgård’ın rüyasında gördüğü bir adamın koyduğu grubun 5 stüdyo albümü, 3 EP’si, 1 MTV Unplugged albümü, 2 de toplaması bulunuyor. Türkiye’de de hatrı sayılır bir kitlesi olan Mando Diao, Cumartesi gecesi Avea Escape To Music konserleri kapsamında Küçükçiftlik Park’taydı.
Türkiye’ye ilk defa gelen Mando Diao’yu hevesli ve güzel bir kalabalıkla izledim. Konserin girizgahı 2007 tarihli Never Seen The Light Of Day albümlerinden Dalarna’yla yapıldı. Sahne üzerindeki kadro tamamlanıp paldır küldür God Knows’a girildiğinde gecenin rotası belli olmuştu; seyirci dans etmeye istekli, Mando Diao ise kitlenin pestilini çıkarmaya yeminliydi. Grup karşı konması zor, eğlenceli bir indie rock’ı seyircinin başından aşağı boca ederken, solist ve gitaristler Björn Dixgård ile Gustaf Norén kah aynı mikrofonu paylaşıp kah sağa sola su püskürterek işin performans kısmını sırtlandı.
Björn Dixgård ilk şarkılardan itibaren gözlerimizin içine bakıp o kadar çok (ve sert bir ifadeyle) “Come on!” diye buyurdu ki konserin ortalarında bekleneni verememenin stresiyle “Daha n’apayım be ya?” diye isyan ettim kendisine. Gustaf Norén seyircinin içinde İstanbul geçen her cümleye coşkuyla tepki verdiğini fark edip şehre yaptığı güzellemeyi “Kıçınızın öpülmesi güzel, değil mi?” cümlesiyle noktaladı. Setlist’teki 15 şarkıdan 10’u single’lardı ve konserin büyük kısmında şarkılar bir ağızdan söylendi.
Norén ilham kaynaklarını “20’lerin cazı, 30’ların kabaresi, 40’ların blues’u, 50’lerin rock’n roll’u, 60’ların soul’u, 70’lerin funk’ı, 80’lerin diskosu ve 90’ların hip-hop’ı” olarak saydı. Björn Dixgård göz temasıyla yetinmeyip seyircinin arasına daldı. If I Don’t Live Today, I Might Be Here Tomorrow, “Suriye, Libya ve dünyanın her yerindeki devrimlerde ölenlere” adandı. Norén’in soyunmasıyla yükselen çığlıklar arasında Dance With Somebody ile final yapıldı, “Dance With Somebody Mando Diao’cuları” da evlerine iç rahatlığıyla dönebildiler böylece.
Buz gibi havayı hissetmediğim serin çadırda bolca dans edip şarkı söyleyerek, kimi zaman tanımadığım insanlarla halayvari oluşumlar içinde yer alarak tahmin ettiğimin çok ötesinde eğlendim. Kalabalık tıklım tıkış değildi, şarkılara hakimdi ve güzel eğleniyordu. Konser sonrası dakikaların fiks şarkısı Lonely Boy eşliğinde mekandan çıkıp köftecilerin yanan varilleri arasından adeta bir Savaş Ay gibi otobüs durağına akarken gözümün önünde hala Björn Dixgård’ın “Oynayın ulen” bakışı vardı. Umuyorum kendisini memnun edebilmişizdir.
Not: Fotoğraflar Avea’nın fotoğrafçısına ait.
Setlist: Dalarna, God Knows, Welcome Home Luc Robitaille, Your Lover’s Nerve, Song For Aberdeen, Down In The Past, You Can’t Steal My Love, Mean Street, Mr. Moon, Sheepdog, Long Before Rock ‘n’ Roll, Gloria // Ochrasy, If I Don’ Live Today I Might Be Here Tomorrow, Dance With Somebody
Chromatics - Hey Hey, My My (Into The Black) (Kill For Love, 2012)
Melodiler de hafıza üzerinde kokular kadar tesirli. Nasıl bir nane şekeri kokusuyla banliyö trenlerinde annemle anneannemin peşinden Salı Pazarı’na sürüklendiğim sabahlara dönüyorsam, bir melodiyle de odamda çoraplarımı izleyerek müzik dinlediğim lise yıllarıma dönüyorum. İnsanlardan beklentim o zamandan beri az. “Hey” dediğimde “been trying to meet you” diye tamamlamaları, “My my, hey hey”e “rock’n roll is here to stay” diye cevap vermeleri yetiyor.
Chromatics’in Neil Young cover’ı zalimce güzel. Bir zamanlar üstünde yattığım teybe sesimi kaydederken, şimdi radyoda bu şarkıyı çalacak olmak güzelliğin ta kendisi.
Annemin “Çocuğum yaz kış simsiyahsın, biraz renkli tişörtler mi alsak sana?” diye ufaktan dürtüklediği metalcilik günlerimden sonra, onu pişman edecek renk kombinasyonları ve pembe saçlara geçiş yaptığım ortaokul-lise döneminde izlemiş olsaydım bu konseri, hissettiklerim farklı olmazdı. Dün gece Babylon’da çığlıklı, adrenalinli, pogolu, olması gerektiği gibi bir punk konseri izledik.
Buzzcocks’un punk tarihinin parçası olmak bir yana, ta kendisi olduğunu gösterdiği konserden sadece seyircinin değil grubun da çok keyif aldığı sürekli gülen yüzlerinden belli oluyordu. Gözlerimi kapasam Pete Shelley’nin vokalinin çizik içindeki walkman’de dinleyip kalemle sardığım kasetlerden geldiğine inanabilirdim. Steve Diggle konser boyunca gitarını şahlandıra şahlandıra seyirciyi delirtirken basçı Chris Remmington ön sırada kendisine işmar eden kızlara göz süzüyordu. Danny Farrant ise bir davulcunun her mevsim şort giymesi gerekliliğine uymuştu.
Boredom’la başlayan 17 şarkılık konser birbirini izleyen patlamalardan oluşuyordu. Fitili hep Steve Diggle ateşledi, Shelley ateşi harladı, Remmington karizmasını muhafaza etti, Farrant her an coşmaya hazırdı. Seyirci tüm şarkılara katılsa da en büyük patlama bisin ilk parçası Harmony In My Head ve sonrasında gelen Ever Fallen In Love?’da yaşandı. “Fuck MTV” cümlesini en son 2005’te Iggy Pop’tan duyduğumu hatırlıyorum. Bu hasreti de giderdiler sağ olsunlar.
Bir konser insana ne kadar haz veriyorsa, bittiğinde eve dönmek de o kadar zor oluyor. Yüksek desibeli kulaklarımı sonuna kadar açarak içime çektiğim konserden sonra neyse ki Lounge’da Onur Yazıcı ve Samet Çiçek’in new school punk çaldığı after party vardı (Sanırım New School Bandits adıyla eylemlerine devam edecekler). Buzzcocks’tan gazı almışken arkadaşlarla ayak üstü muhabbet çok iyi geldi. Hatta o kadar iyi gelmiş ki hala dün gecenin pozitif hisleri içinde dünyayı kucaklayarak dolaşıyorum.
Harmony In My Head’in bir kısmı aşağıdaki videoda. 13 melek’in beni blogu kapatıp güneye yerleşmeye iten güzellikteki konser yazısı da şurada.
Setlist: Boredom, Fast Cars, I Don’t Mind, Autonomy, Get On Our Own, Whatever Happened To?, Why She’s A Girl From The Chainstore, Sick City, Moving Away From The Pulsebeat, Nothing Left, Noise Annoys, Breakdown, Promises, Love You More, What Do I Get?, Harmony In My Head, Ever Fallen In Love?, Orgasm Addict
Dün akşam Avea Escape to Music kapsamında düzenlenen Cat Power konseri maalesef çoğu kişi için sinir harbi ve hayal kırıklığına dönüştü. Şubat ayının heyecanla beklenen konserleri arasındaydı Cat Power. Biletleri tükenmiş, kapıda sınırlı sayıda bilet satışı yapılacağı açıklanmıştı. Dolayısıyla kalabalık ve sıkışık bir geceye hazırdı herkes. Ama kötü muameleye, bir buçuk saatten fazla beklemeye, çocuk gibi ellerinden fotoğraf makinelerinin alınmasına hazırlıklı değillerdi.
Konser saati biletin üzerinde, Biletix’te, Garajistanbul’un sitesinde, etkinlik afişinde kısaca bakabileceğimiz her yerde 21:00 olarak belirtimiş. Salon ve ardından Babylon’un konserleri saatinde başlatma uygulamalarından sonra “Konser yazan saatte başlamaz yieea” yaklaşımının bittiğini düşünmüştüm, yanılmışım. Burada konserlerin neden saatinde başlaması gerektiğini anlatmaya girişmek, herkesin zekasına haksızlık olur kanaatindeyim.
Belirtilen saate doğru kapıdaki bilet durumunu sormak için gişeyi aradığımızda, kapının 21:00’de açılacağını, konserin 22:00’de başlayacağını öğrendik. Fakat 20:30’da gişede birikmeye başlayan insanların bundan haberi yoktu. 22:00’ye doğru mekana gittiğimizde kapıdaki kalabalık devam ediyordu. İçerisi hemen hemen dolmuştu. Bu arada içeri girerken fotoğraf makinelerini topladılar. Böyle bir şeyi en son ne zaman, nerede gördüğümü hatırlamıyorum. O kadar uzun zaman olmuş. Üstelik şu entry’de belirtildiği gibi makineler bir masanın üzerine yığılıyordu. Cep telefonuyla fotoğraf ve görüntü alınabildiği bir dönemde bunun hiç bir mantığı yok. Sanatçının bu yönde bir talebinin olmadığı, konser boyunca kompakt makineler ve cep telefonlarının flaşlarını çatır çatır patlatan seyircilere el sallayıp poz vermesinden belli oluyordu. (edit: Benim el sallıyor sandığım hareket aslında Marshall’ın gözlerini korumasıymış. Flaşlardan rahatsız olmuş. Bu tabii ki konudaki görüşümü değiştirmiyor.) Diyelim sanatçının böyle bir talebi var, bu hem konser öncesinde duyurulur, bilet üzerinde belirtilir hem de konser başlamadan anons yapılır ve seyircinin duyarlılığına güvenilir. Saçma sapan bir işgüzarlıkla insanların elinden makineleri alınmaz.
İçeri girip bir köşeye konuşlandıktan sonra bekleyişimiz yaklaşık 1 saat sürdü. 13 melek’in yazısında bahsettiği bakkal müzikleri gerçekten sabır tüketti. Önce alkış ve ıslıkla Cat Power sahneye çağırıldı, sonra sinirlenen seyirciler yuhalamaya başladı. Bu arada gece boyunca insanları dürterek bira satmaya çalışan görevlilerden bazıları da “Bence yuhalamalısınız, kadın içerde viskisini içiyor” diye seyirciyi kışkırtıyordu. Böyle bir ortamda, 22:45’te sahne aldı Cat Power ve sinirli, yorulmuş ve yuhalayan bir seyircinin karşısına çıkmak zorunda bırakıldı. “Bize 22:45’te sahne almamız söylendi” diye özür dilediğinde hem mekan, hem organizasyon adına utandım. Hem seyirciye hem sanatçıya yapılan büyük bir ayıp bu.
Bir kere daha gördüm ki Garajistanbul sakin, gürültüsüz konserler için uygun bir mekan değil. Konserlerde kesinlikle ön kısımda durmak gerekiyor çünkü mekanın yarısından itibaren bar çevresinin rabarbası rahatsız edici boyuta ulaşıyor. Dün akşam ancak müziğin yükselip yoğunlaştığı anlarda sahneye konsantre olabildim. Chan Marshall’ın sakin sakin şakıması çoğu zaman kahkahalar, şişe çınlamaları ve “Bira alır mısınız?” dürtmeleriyle bölündü benim için. Konserin yarısından itibaren karın da artmasıyla insanlar çıkmaya başladı. Ben 00:30’da mekandan ayrıldığımda, salonun yarısı boştu. Dolmuşa bindiğimde konserin yeni bittiğini öğrendim; saat 01:10’da. O saatte Anadolu yakasına dönüp ertesi gün işe gidenlerin halini düşünemiyorum.
Hasılı, dün geceye dair tek iyi şey Cat Power’ın müziğiydi. O da yorgunluk, insanların vırvırı, eve dönüş kaygısıyla zedelendi. Son günlerde Garajistanbul’la ilgili birçok olumsuz şey okudum, gerek güvenlik görevlilerinin kabalığı, gerek konserlerin saatinde başlamamasıyla ilgili. Dün geceki fiyaskoda kimin sorumluluğu varsa (Garajistanbul, Avea ya da organizasyon firması) umarım işine, seyircilere ve sanatçıya karşı daha saygılı olur bundan sonra.
Bu aralar her yazıya bir yerinden nostalji giriyor, söz konusu ettiğim şeylerin temeli eskilerde olunca kaçınılmaz. Ferhan Şensoy’u babamın getirdiği Ferhangi Şeyler kasetleriyle bildim. Dinleye dinleye Uçucu Kuşlar’dan ev sahibi Orkinos Hanım’a ezberledim oyunu. İlk defa o kasetlerden duyduğum Boris Vian’ı, Albert Camus’yü biraz daha büyüyünce bu sefer annemin kitaplığında buldum. Khonostrov’a Yolculuk’u okuduğumda, Ferhan Şensoy’un bağlamayla çaldığı “Boris Vian diyor ki” şarkısını anladım. O oyunun şarkıları hep kafamın içinde çalıyor zaten.
95 senesinde, 10 yaşındayken Felek Bir Gün Salakken’i izledim. İzlediğim ilk Ferhan Şensoy oyunuydu. Oyundan sonra bekleyip Şahları Da Vururlar’ı imzalatmıştım (ki sonra onu da ezberledim. Bir dönem kendimi tiyatro kurslarına verdim). Aradan geçen 17 (on yedi!) yıldan sonra yine Ses Tiyatrosu’nun sahnesine çıktım, bu defa Afitap’ın Kocası İstanbul’u imzalatmak için. Yine elimi sıkıp adımın çok güzel olduğunu söyledi. Yine Uçucu Kuşlar’ı ezbere bilmeme güldü. Ben yine çocukken olduğu gibi sahnenin bastığım yerlerinin gıcırdamasından, dekoru oluşturan kağıtların üzerine alınmış notlardan heyecan duydum, kızardım.
Ferhangi Şeyler kısmen güncellenmiş, kısmen eski kalmış. Şensoy’un sürekli yüklendiği Özal, Erbakan, şarkı sözü yazarken bahsettiği “Müjde Ar’ın anası Aysel Gürel” ölmüş; kocaman sandıklarının içinde yanıtlanmayı bekleyen mektuplar günlük hayatın dışında nesneler olmuş. Oyunu izleyenler arasında hayatında hiç çevirmeli telefon kullanmamış olanlar var. AB’ye girme hayalleri, TRT’nin denetimi 25 senedir aynı. Elektrik kesintileri azalmış. Türban tartışmaları devam ediyor. Bar insanları zaten hiç değişmiyor.
Ferhan Şensoy’un birçok görüşüne, yorumuna katılmıyorum ki oyunu izlerken bazen acı acı gülümsememe de sebep oldu bu. Ama iş trenlerden istediğimiz yerde inmeye, doğan güneşe karşı işemeye, vapur dumanlarına gelince hislerimiz bir. Ferhan Şensoy yazdıklarıyla içimde, bayağı derinlerde, çocukluğumda konuşlandığı yerde duruyor. 10 numaralı Muhsin Ertuğrul locasından Ferhangi Şeyler’in 1700. oyununu izlerken aklımdan işte böyle şeyler geçiyor.
80’lerde doğanlar İstanbul’da bir dönemin sonuna yetişti. Şimdi gündüz vakti bangır bangır müzik çalan cafelerin ele geçirdiği Yeşilçam Sokak’taki (eski) Pendor’da midye tepsisi kapattı, sokağa işediği için otoparkçılar tarafından kovalandı, Laylaylom Concert Hall’da Ankara’dan, Eskişehir’den gelen punk gruplarını izledi, arkadaşlarının konserleri için bilet sattı, Anabala Pasajı’nın girişindeki Aze Büfe’nin önünde buzlu bardakta bira içti, Galatasaray Hamamı’nın altındaki merdivenlerin “gizli” olduğu günleri gördü. Abdullah Sokağı da bildi, Kadıköy’deki Son Gemi’yi de. İlk kamplı festival düzenlendiğinde aklı giden de onlardı.
Doksanların sonu, 2000’lerin başında kısacık bir döneme tekabül ediyor bu. Artık ikrah ettiğimiz 90’lar nostaljisinden farklı. Kişiliksiz 2000’lere dair hatırlanacak belki de en eğlenceli dönemin izini sürüyor Can Yegul’un hazırladığı nerdelaneskikonserler.com
Bahsettiğim dönemde aktif olan grupların, artık kapanmış olan mekanlardaki konser kayıtlarını, demolarını, fotoğraflarını arşivleyen siteye siz de elinizdeki materyalleri gönderebiliyorsunuz. Yayınlanan fotoğraflar içinde ergenliğinizi bulmanız da mümkün.
Deftones - Be Quiet And Drive (Far Away) (Around The Fur,1997)
High Fidelity’de Rob Fleming’in yaptığı gibi, albümleri kişisel tarihe göre sıralamak mümkün. Benim kronolojimde Around The Fur 1997 değil, 2000’e denk geliyor. Selanik’e giden bir otobüsle hayatımda ilk defa yurt dışına çıkıyorum. Sırt çantam cd ve pil dolu. Discman’de sürekli bu şarkı dönüyor ve gece kafamı nereye yaslayıp uyuyacağımı bilemiyorum. Sağda otobüsün camı, solda yolculuktan kısa süre önce kolunu kıran babamın alçılı omzu. Üç sıra öndeki bir kızın daha yola çıkmadan sarhoş olup perdelere kusmasının izleri geçmemiş.
Şimdi şarkıyı dinlediğimde yine o otobüste Meriç’i geçiyorum. Otelin birinde ilk defa gördüğüm insanlarla “Deftones çok iyi yaa” diye konuşuyorum. Gazetelerin resimlerine bakıp 600 drahmiye Amstel içiyorum.
Karın en kötü yanı, eridikten sonra sokakların eskisinden daha boktan görünmesi. O yüzden bakabildiğim kadar bakıyorum kara. Dokunabildiğim kadar dokunuyorum. Öyle ki, çabucak hasta oluyorum diye soğuktan kaçmama rağmen kendimi dışarı atıp bir buçuk saat karda yürüyorum.
Ne kadar klişe olursa olsun vazgeçmeyeceğim bir şey ayaklarımın fotoğrafını çekmek. Özellikle karda ve deniz kenarında. Çimde. Kumda. Bir de toprak yollarda tozlanmışken. Bu alışkanlık sayesinde botlarım hem kar, hem deniz suyu emdi bugün.
Benim gözümde herhangi bir şey, üzerine kar yağdığında karşı konulmaz oluyor. Naylon poşetler, leğenler, sigara paketleri… Çiçekler zaten herhangi bir şey değil.
Sahil Yolu’nda karşı koyamadığım bir diğer şey de yerdeki işaretler. Bu sarı ok, kar suyunun altında harika bir biçimde parlıyor. Boya katmanlarına dokunmak geliyor içimden.
Sert rüzgara karşı dengede duran kargaya tedirgin edecek ama kaçmasını gerektirmeyecek kadar yakınım.
O tekne hep aynı yerde. Muhtemelen benim buralarda olmadığım erken saatlerde açılıyordur denize. Bir gün erkenden gidip baksam ya.
Fotoğrafları düzenlerken Sharon Van Etten’in yeni albümü Tramp’i dinledim. Ask’ta şöyle dediğini duydum: “Buna gülmek bile çok canımı yakıyor.” Yukarıdaki ince dallar, en az bu şarkıdaki ruh hali kadar kırılgan.
Karabatak ve martılar rüzgara rağmen çok hareketliydi. Yanlarına yaklaştığımda bile yakınımda uçmaya devam ettiler.
Sonra nedenini gördüm.
Ufak tefek ağaçlardan biri beremi çıkarmaya yeltendi. Hemen fark ettim. Başımı üşütmemem gerektiğini söyledim, anladı.
Geçen yıl göktaşı yağmurunu izlemek için yanındaki kayalara oturup beklediğimizi, hiçbir şey göremeyip eve döndüğümüzü hatırlamadı. Biraz dalgındı aslında.
Ağaçla laflarken benden gözlerini ayırmayan biri vardı. İnsana uzun uzun bakmayı konuşmaya yeğleyen biri. Birbirimize çok benzediğimizi söyledim, bakarak. Gözünü bile kırpmadı.
Eve dönmeye karar verip hızlı hızlı yürümeye koyulmuşken kadın-erkek eşitliğinin tek gerçek örneğiyle karşılaştım. O da kapalıydı.
Yumuşak, buğulu seslerden şarkılar dinlerken gözümde bir bataklığın üzerini örten sis canlanıyor. Çürümüş yapraklarla yastık gibi yumuşamış zemin, ağaç köklerinin dibinde sular. Zamanın aslında akmadığı hissi. Seslerin bile boğulduğu, mutlak yalnızlığı yaşamaya fırsat veren mağaralarla dolu bir yer. Montreal’den Kandle Osborne‘un 6 şarkılık ilk EP’si Know My Name (2011) de böyle çiyli, loş bir atmosfere sahip. Swamp rock tanımı, müziği çok iyi yansıtıyor.
Kandle’ın babası ve prodüktörü, Kanadalı alternatif rock grubu 54-40’nin solisti Neil Osborne. İlk grubunu 16 yaşında, kız kardeşiyle birlikte kuran Kandle aynı zamanda fotoğrafçı. Portfolyosu da müziğine benziyor; biraz karanlık, doğrudan, sakin. Yanlış giden ilişkilerden bahseden şarkılarında gitar Broken Social Scene’den bildiğimiz Sam Goldberg’e, bas Jason Kent’e, davul Patrick Conan’a ait. Kandle’ın yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen görmüş geçirmiş çıkan, insanı içine çeken sesi ve Goldberg’in bataklığın üzerine kuşlar uçuran gitarı albüme karakterini kazandıran en önemli unsurlar. Know My Name’de bir de Rolling Stones cover’ı Playing With Fire yer alıyor.
İnsanda ağaçlara, yollara, gitmediği yerlere koşma isteği yaratan, sinematografik bir müzik yapıyor Kandle.
Jane Birkin zarafeti, gülüşü, taranmamış saçlarıyla yakından gördüğüm en etkileyici kadınlardan. Japon müzisyenlerin icrasıyla Serge Gainsbourg şarkılarını söylediği konser boyunca, hayatının bir dönemini birlikte geçirdiğin birinin ölümünden yıllar sonra onun şarkılarını söylemenin nasıl hissettireceğini düşündüm. Birkin’inki bizim hastalıklı nostaljilerimize benzemiyor. Arada bir yapılan eğlenceli bir anma gibi.
Jane Birkin sings Serge Gainsbourg “Via Japan” etkinliğinin amacı, tsunamiden zarar gören Japonya’ya yardım etmek. “Aynı acıları Türkiye de deprem yüzünden yaşıyor, siz burada yaptığımızı anlarsınız” diyor Jane Birkin. Bazılarının hiçbir şey anlamadığını söylemiyoruz.
Birkin setlist’ten teşekkür edeceği insanlara kadar (arabada unuttuğu telefonunu geri getiren taksici dahil) her şeyi kartonlara yazmış. Her şarkıyı yarı Fransızca yarı İngilizce anlatıyor. Gainsbourg şarkıları edebiyat dersi gibi, Birkin’in anlatımıyla daha da esprili oluyorlar. Comic Strip’in efekt kısımlarını ne Bardot ne de Birkin’in canlı söyleyemediğini öğreniyoruz. Kemancı Hoshiko Yamane ise seyircilerin arasında dolaşarak onların yapamadığını yapıyor, Birkin’den övgüyü kapıyor.
Kalabalık içinde olmama rağmen tek başıma izliyormuş gibi Jane Birkin’le başbaşa hissettiğim konserden sonra 2008’de çektiğim yukarıdaki fotoğrafa baktım. Şimdi orada olsam başka türlü hissederdim herhalde. Belki “Maintenant tu es avec les anges” gibi saçmalardım içimden.
İbre “İyi yapmadığın bir şeyi yapmanın anlamı var mı?” sorusuna döndüyse, herhangi bir şey yapmanın anlamını göremeyeceğin günler de yaklaşıyor demektir. Mikroskop kendi hücrelerine yöneldiğinde, içini açıp mekaniğine bakmak iyi bir fikir. Anestezik olarak öksürük şurubu tavsiye ediyorum.