Manyetik Bant

Scroll to Info & Navigation

Yüzen Mahalle: Celebrity Equinox

Koca uçakların uçması yeteri kadar tuhaf değilmiş gibi, yüz bin tonluk cruise gemileri de suyun üzerinde duruyor (şahitler var). Tophane’den Karaköy’e sıralanan bu yüzen apartmanların içini hep merak etmişimdir. Havuzuydu, kuaförüydü, restoranıydı, spor salonuydu derken birer mahalle gibi olan bu gemilerin içinde binlerce yolcu ve personel, suların üzerinde oradan oraya gidiyor. Fiyord görüyor, ada görüyor, yunus sürüsü görüyor, her gün başka şehre açıyor gözünü. Seyahatin her türlüsü güzel de, deniz seyahatinin başka bir keyfi olsa gerek.

Geçen hafta Celebrity Cruises’ın Celebrity Equinox gemisini gezme fırsatım oldu. 315 metrelik, 16 katlı gemi gez gez bitmiyor. İçinde farklı konseptlere sahip restoranlar, mini golf bile oynanabilen çim ekili bir alan, kütüphane, casino, gece kulübü, sinema salonu… ne ararsan var. Geminin her yerinde karşınıza bir sanat eseri çıkabiliyor ve bunlar açık artırmayla satılıyor. 7 günlük bir seyahatte her dakikanızı dolu geçirmeniz mümkün yani. Gerçi bütün gün güverteden denize bakmak da yeterli olurdu benim için.

Cruise gemileriyle seyahat etmek ucuz bir şey değil, ancak gezi paketinizi aylar, hatta bir yıl öncesinden satın aldığınızda %50’ye varan indirimler elde edilebiliyormuş. Açıkçası şu anda Asmalımescit’in denizli versiyonu olan tatil beldelerimizden çok daha çekici geliyor gemiyle fiyord gezmek. Tek seçenek fiyordlar değil elbette, bunun Akdeniz’i, Uzak Doğu’su, Amerika’sı var ama benim aklım hep fiyordlara gidiyor. Belki seneye gözümü karartıp binerim bu yüzen mahallelerden birine.

Best Coast // The Only Place (Mexican Summer, 2012)

Yaşadıklarınızla ne yapıyorsunuz? Yani, onlarla bir şey yapıyor musunuz yoksa başınızdan geçip giderlerken işinize mi bakıyorsunuz? Bazıları yaşadıklarını kolay bırakamıyor. İyi ya da kötü, onları alıp bir şeye dönüştürüyor. Okunabilen, dinlenebilen, bakılabilen bir şeye. Bu iyi, çünkü o zaman kötü de olsa yaşananlar, bir amaca hizmet ediyor. Unutulmaları ya da bastırılmaları da gerekmiyor. 

Best Coast‘un söz yazarı Bethany Cosentino‘nun da böyle biri olduğu şarkılarından belli. Grubun ilk albümü Crazy For You‘da beni çeken, şarkıların basitlik ve netliğiydi. Şuna benziyorlardı: “Alta süreğen bir ritim gitar döşe, arada ufak melodilerle renklendir, davul çok öne çıkmadan eşlik etsin, biraz da efekt. Hah, şimdi üzerine içini boşalt.” Bu formül The Only Place‘te de devam ediyor. Yalnız vokaller daha berraklaşmış. Cosentino, bunu ilk albümde kendine güvenemeyip sesini efektlerin altına gömmek istemesine, şimdiyse saklanmaya ihtiyaç duymamasına bağlıyor. California’ya bir aşk ilanı olan The Only Place’le açılan albüm, alıştığımız temalarla ilerliyor. Başlayan/biten ilişkiler, kendin olmaya devam edebilmek ve hayatını buna izin veren biriyle sürdürebilmek; evle, okyanusla bağlar, asgari mutluluk için gerekli koşullar, temenniler… Lafı dolandırmayan şarkı sözleri, her gün kafamda taşıdığım düşüncelerden pek farklı değil. Belki de bu yüzden şarkılar hemen dilime dolanıyor, albümü tekrar tekrar dinlemek istiyorum. 

Last Year‘da “Bir gün bu bitecek ve başka bir şarkı yazmam gerekecek” diyor Cosentino. Şarkılar, hayatın geri dönüştürülmüş halleri. Best Coast bu dönüşümü doğallık ve tatlılıkla kotarıyor. Dinleyicisini de böyle yakalıyor. “Annem haklıymış. Ölmek istemiyorum, hayatımı yaşamak istiyorum” derken de, “Seni istiyorum, çünkü onların istediği gibi olmamı istemiyorsun, ben de onların istediği gibi olmak istemiyorum” derken de (ki bu birini sevmek için yeterli bir sebep) samimi ve ikna edici. Birçok Best Coast şarkısının sonunda “bence de” diye düşündüğümü fark ettim.

Albüm fazla iniş çıkış olmadan, düz bir çizgide ilerliyor ve yazın geldiğini sokaktaki nem kokusundan anladığım bu günlerde basitliği ve gerçekliğiyle iyi geliyor. Yan yana evler boyunca devam eden beton kaldırımlar çoğu zaman göze sıkıcı görünür ama orada oturup, yere düşürdüğün dondurma parçalarını taşıyan karıncaları izlemek zevklidir. Basittir. Gündeliktir. The Only Place’in de böyle bir havası var.

Yetenekli Bay Albarn [feat. Mayıs]

2000’lerin en üretken müzisyenlerinden Damon Albarn, kısa süre önce verdiği bir röportajda Gorillaz’ın sona erdiğini, Blur’ün de büyük ihtimalle Ağustos’taki Londra Olimpiyatları kapanış töreninden sonra konser vermeyeceğini ilan etti. 13’i dinlediğim günden beri grubu canlı izlemenin hayalini kurarken, umutlarımı şimdilik o “büyük ihtimal”in gölgesinde kalan küçük alana ekip, dikkatimi Bay Albarn’ın halihazırda devam etmekte olan projelerine yöneltmek düştü bana da.

Rocket Juice & The Moon

Mika Kaurismäki’nin Güney Afrikalı şarkıcı ve aktivist Miriam Makeba’nın hayatını anlatan “Mama Africa” belgeselinde, yıllarca Avrupa ve ABD’de yaşadıktan sonra konser vermek üzere Afrika’ya dönen müzisyenler, kıtayı öyle canlı ve yoğun hislerle anlatır ki burnunuza o sömürülüp tekmelenmiş kara parçasının kokusu gelir. Burada bir şey anlatmanın en kısa yolu şarkı söylemektir. Albarn da 2000’de Oxfam ile birlikte yaptığı Mali seyahatinden sonra, Afrika Ana’nın sütüyle beslenmiş bir adamdır artık. Malili müzisyenlerle kaydettiği Mali Music’ten itibaren yaptığı her şeyde Afrika’nın izleri bulunur. Zaten Justine Frischmann ayrılığından Afrika’da yaşadığı deneyime kadar başından geçen her şeyi müziğine aktarma konusunda cömert olmasıdır Damon Albarn’ın sahiciliğini sağlayan.

Albarn’ın Afrobeat üstadı davulcu Tony Allen’a hayranlığı malum. Londra’ya bir aşk ilanı olan The Good, The Bad & The Queen’den sonra Albarn ve Allen, bu defa yanlarına Red Hot Chili Peppers’tan Flea’yi de alarak Rocket Juice & The Moon mahlasıyla bizi Afrika funk’ına bandırıyor. Grupla aynı adı taşıyan albümde Erykah Badu’dan Ganalı rapçi M.anifest’e birçok isim üçlünün roketine konuk olmuş. Bir saatlik albümde dinleyeni transa sokan güçlü ritimlerle, sıcak öğle sonralarının rehavetini hatırlatan şarkılar el ele döne döne ruhu toza toprağa buluyor. Şarkılar bir araya geldiğinde sanki kocaman bir sofra oluşturuyor. Herkesin kendi evreninde devindiği ama yine de süregiden bir muhabbetin içinde yer aldığı, müzikal bir sofra.

Dr Dee

Damon Albarn’ın evi İngiltere’yle de güçlü bir duygusal bağı var. This Is A Low gibi Blur şarkılarında yağmurlu bir “blues” hali olarak tezahür eden bu bağ, I. Elizabeth’in sırdaşı, matematikçi ve simyacı olduğu iddia edilen John Dee’nin hikayesini anlattığı opera Dr Dee’nin de dayanaklarından biri. Geçtiğimiz Temmuz’da Manchester International Festival’da sahnelenen operanın müzikleri bu ay dinleyiciyle buluşuyor. Dr Dee projesinde hedefini “Geçmişle ilgili şarkılar söyleyip, şimdiki zamanda hissetmek” olarak belirleyen Damon Albarn, albümün ilk videosu The Marvelous Dream’le istediğini başarmış. 16. yüzyılda yaşamış bir adamın iç sesine, 2012′de alelade bir caddede arabalar arasından yolunu buldurmuş.

Yetenekli Bay Albarn, daha önce ayak basmadığı toprakları keşfetmeye, özgürleşmeye ve müziğini özgürleştirmeye devam ediyor. Buna tanık olmanın keyfi de yabana atılacak gibi değil.

J. Mascis’in Gençlik Aşkı: Heavy Blanket

Bir arkadaşım var, yorgancılara çok özenir. İşinin içinde uyuyabilen insana özenmek mantıklı. Eski yorganlar ağırdır. Üzerine örttüğünde önce ezilirsin, birkaç dakika sonra terlemeye başlarsın. Sonra kemiklerin ağırlığa alışır, bir güzel uyursun ki yalnız olduğun bile aklına gelmez. 

Dinosaur Jr. gitaristi J Mascis, gitarına gem vurmayı sevmeyenlerden. Vahşi atlar gibi koşturan Heavy Blanket şarkılarının kaosuna alıştıktan sonra onlara sarılmak mümkün. Heavy Blanket’in hikayesi çok acayip. Mascis 1984’te yeni bir şeyler yapmak için liseden tanıdığı Johnny Pancake ve Pete Cougar‘la bir araya geliyor. Bunlar, lisede tubayla ot içtikleri için bandodan atılmış çocuklar. Birlikte gürleyen, yumruklarını sallayan, ayaklarını yere vuran 6 şarkı kaydediyorlar. Derken Johnny yüzmeye gittiği eski bir madende başını vurarak beyin sarsıntısı geçiriyor ve her şeyi bırakıp inzivaya çekiliyor, saklanıyor. Pete çalışmak için eyalet dışındaki amcasının yanına taşınıyor. Sonrasında faturada sahtecilikten hapis yatıyor. Bağlar kopuyor.

2011 kışında J Mascis, Johnny ile karşılaşıyor. Johnny grubu canlandırmaya hevesli. Hapishane kayıtlarında yapılan bir araştırmayla Pete bulunuyor ve Heavy Blanket’in 1984’te kaydettiği bir demo kasetle üçlü yeniden provalara başlıyor. Bu ayın başında da 1984 doğumlu o 6 şarkı, ilk Heavy Blanket albümü olarak yayınlanıyor.

Albüm ağır, sert, bazen zorlayıcı. Rehber edinilecek melodiler yok, tutunacak söz yok, o yüzden kaosa alışmak gerekiyor. Kulağa tam olarak ne yapacağını bilememe ama bir şey yapmadan da duramama halinin sese aktarımı gibi geliyor. Şarkıların 28 yıl önce yazılmış hallerine sadık kalındığı düşünüldüğünde bu, az çok tanıdığın bir arkadaşının çocukluk fotoğraflarında, onun dönüşeceği kişiye dair ipuçları aramaya benziyor. 

Heavy Blanket, üç kişinin sözlerine sadık kalma çabasını belgeliyor ve insanı o kaçınılmaz “ağır bir battaniye gibi” cümleciğini kullanmaya mecbur bırakıyor.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Milk Maid - Back Of Your Knees (Yucca, 2011)

Vapurların kıçı özerktir. Vapurların kıçındaki insanlar da özerktir. Vapurun kıçı, vapurun geri kalanını düşünmez. Vapurun kıçındaki insanlar da vapurun kıçındaki diğer insanları düşünmez. Birbirleriyle sohbet etmez onlar. Zaten motor sesinden birbirlerini duyamazlar. Vapurun kıçında sakin ve yalnız sigaralarını içer, denize bakarlar. Geri geri gidenlerdir onlar - geri dönenlerle karıştırılmasın. 

Vapurun kıçından bakılınca küçülür Kadıköy. Bir uzay aracından bakılınca küçülür Dünya. Uzay aracı olmayanlar, vapura binip bakar. Küçülenlere. İleride.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Father John Misty - This Is Sally Hatchet (Fear Fun, 2012)

Sebze yememekte direnen bir çocuğun annesi kadar umutsuz Sally Hatchet. Parmaklarını pizza malzemesi yapmış bir adamın sigarasını zarifçe yakacak kadar yol yordam biliyor. Genzi bir şişe ucuz oje koklamış gibi yanık. Biraz gıdıklanıyor hatta. Teninde uykusuzluğun verdiği yorgun sıcaklık var. Duş aldığı yerleri dikkatle seçiyor. Çantasını kıyafetine uydurmayı seviyor. Saçındaki iki-üç beyaz tele bakıp heyecanlanıyor.

Sevgili John Misty, o loş odalarda neler oluyor?

Shearwater Reloaded [feat. Mayıs]

Dört yıl önce, Paris’in önemli konser mekanlarından Bataclan’da A Silver Mt. Zion öncesinde izledim Shearwater’ı. İlk duyuşta aşk desek yeridir. Birden çalkalanan durgun, sakin sular gibi şarkılar insanın ruhunu başka coğrafyalara taşıyordu. Kaygılar, tasalar uzaklaşıyor, zihin berraklaşıyor, Jonathan Meiburg’un teatral sesi kristalleşerek bu yeni coğrafyaların üzerini çiy gibi kaplıyordu.

Aradan iki albüm geçti. 2006′da Palo Santo’yla başlayan Island Arc üçlemesi The Golden Archipelago’yla sona erdi. Grup, Şubat ayında çıkan Animal Joy albümüyle rotasını uzak kıyılardan yakına, çok yakına, içimizdeki hayvana çevirdi. Kariyerinde yeni bir dönemece giren Shearwater, İstanbul’daki ilk konserini 19 Nisan gecesi Babylon’da verdi.

Shearwater’dan önce sahne alan Kanadalı ozan-şarkıcı Julie Doiron’un dürüst şarkı sözlerinden ve ham gitarından yara almadan kurtulmak olanaksızdı. Kalbimin bir kısmını Doiron’a emanet ettiğim konserin ilerleyen dakikalarında kulaklarımı ve ruhumu da sahnede her zamankinden daha güçlü ve yüksek sesli olan Shearwater’a hediye edecektim.

Animal Joy’un tamamına yakınının çalındığı, Rook, Palo Santo ve The Golden Archipelago’nun da ziyaret edildiği konser, REM’in These Days’iyle sona erdi. Insolence, Breaking The Yearlings, Rook, White Waves gibi doruk noktalarına sahip, akıcı bir performans sunan müzisyenlerin arasındaki kimyanın ne kadar iyi olduğu gözle görülüyor. Birlikte ilk turneleri olmasına rağmen son derece uyumlular ve en önemlisi çok eğleniyorlar. Davulcu Thor Harris ve kontrbasçı Kim Burke turneye çıkmak istemeyince Meiburg, aynı zamanda albümün prodüktörü olan Danny Reisch, Mitch Billeaud, Lucas Oswald ve Christiaan Mader ile yola devam ediyor. Harris ve Burke’ün hala Shearwater ve Animal Joy’un bir parçası olduğunun altını çizerken, daha “rock” bir yapıya sahip olan bu yeni kadroyla çalmanın harika olduğunu belirtiyor. 19 Nisan gecesi Babylon’da olan hiç kimsenin buna itirazı olduğunu sanmıyorum.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

James Vincent McMorrow - Breaking Hearts / Early in the Morning, 2010

Yoğurda çok güvenirim. O beyazlığı ve serinliğiyle, midemi neyle doldurmuş olursam olayım sorun etmememi, iki kaşıkta içimi temizleyivereceğini fısıldar gibidir. Ayinsel bir his verir yemek borumdan mideme inerken. Yoğurt yiyebildiğim sürece iblisler içime yuva yapamaz. 

Müzik, yoğurda benzer. Ne pislik içinden akarsan ak, kulağını besleyebildiğin sürece ruhunu serin tutar. Müziğin iblisleri başkadır. Onları içine sen buyur edersin. Kira da almazsın. Alsan alsan haz alırsın ki yaşamanın ta kendisidir. Haz, insanlığın panzehiridir.

Julie Doiron + Shearwater // 19.04.12 / Babylon

Geçen ayın büyük olayıydı benim için Shearwater konseri. 2008’de A Silver Mt. Zion‘ın alt grubu olarak izlediğimden beri attıkları her adımı takip ediyordum. Son albümleri Animal Joy‘la daha da gümbürtülü attıkları adımlar onları İstanbul’a, Feat.’e verdiği röportaj da Jonathan Meiburg‘ü konser öncesi karşıma getirdi. Çoğunlukla Animal Joy’dan ve müziğin coğrafyasından bahsettiğimiz röportaj feat. Mayıs sayısında. Yanında ufak bir konser yazısı da var. Buradaysa yola fotoğraflarla devam edeceğiz.

Kanadalı müzisyen Julie Doiron geceyi açtığında Babylon’da 10-15 kişi vardı. Konsere geç gelip Doiron’un yalın şarkıları ve yaralayıcı gitarını kaçıranlar ne kadar üzülse yeridir. 

Shearwater, Meiburg’ün kaptanlığında gemiyi çoğunlukla The Golden Archipelago ve Animal Joy’un sularına sürdü. Rooks, White Waves gibi daha eski ve seveni bol parçalar da unutulmadı. Grubun konser kadrosu tamamen yenilenmiş. İkinci kaptanlığı başarıyla kotaran davulcu Danny Reisch aynı zamanda Animal Joy’un prodüktörü. 

Meiburg’ün Babylon’u ve içimdeki bütün boşlukları dolduran güçlü sesine grubun sahnede her zamankinden daha “rock” olan performansı eklenince, kulak çınlamasının önüne geçilemiyor tabii. Röportajda kanının yüzeye en yakın olduğunu hissettiği anları, hayvanlarla en kolay özdeşleşebileceği anlar olarak niteleyen Meiburg ve Shearwater sayesinde hayvanlar aleminde geçirilen bir gece olarak yazılıyor kişisel tarihime 19 Nisan 2012. Doruk noktasıysa sessiz başlayıp avaz avaz bir sorguya dönüşen Insolence.

feat. Mayıs Çıktı!

Tabletin hakkını veren müzik dergimiz feat.’in Mayıs sayısı çıktı. İçerik şöyle:

- Shearwater Reloaded // Babylon konserleri öncesi Shearwater’la Animal Joy’u ve müziğin coğrafyasını konuştuk / Artemis Günebakanlı

- Bir tatlı huzur almaya geldik Singapur’dan // Singapurlu plak şirketi Kitchen.Label / Burutay Yalçın

- En Parlak Pırlanta // Shara Worden’la son derece içten bir röportaj / 13melek

- Bu dünyadan çıkan, bu dünyaya ait olmayanların müziği: Earth // Başlangıçtan son albümleri Angels of Darkness, Demons of Light’a Earth dosyası / Duygu Ateş

- Korsan Radyo // Dünyada ve Türkiye’de korsan radyoların tarihine bakış / Orçun Yol

- Babylon Turns Istanbul On! // Babylon’da işler nasıl yürüyor? Birinci ağızlardan anlatım / Hayalsu Altınordu

- Yeni Sürüm: The Shins // Port of Morrow ışığında The Shins’in değişim süreci. Radyolu! / Ezgi Cantekin

- Yetenekli Bay Albarn // Rocket Juice & The Moon ve Dr Dee / Artemis Günebakanlı

- İntihar // Bir kavram olarak “intihar” ve müzik dünyasında yansımaları / Bora Öğünç

- Mavi Yakalı Patron // SXSW konuşması ve yeni albümü Wrecking Ball ile Bruce Springsteen / Akif Burak Atlar

Ayrıca Ajanda, İkinci El, Albüm İncelemeleri ve Neler Oluyor? bölümleri de yerli yerinde. Güzel içerik, güzel iş.

App Store / Google Play