Yağız Su from Istanbul loves Grizzly Bear - Ready, Able.
the song i love uykusundan uyandı. Yeni fotoğrafları bekliyor.
Follow @manyetikbant
Bloglovin'
Kontak: manyetikbant@gmail.com
Manyetik Bant, Pazar 21:00'de
94.9 Açık Radyo'da.
Kayıtları Mixcloud üzerinden dinleyebilirsiniz.
BLOGOSFER
▶ 13 melek
▶ alçak basınç
▶ bicycledition
▶ café de pass
▶ çekme kaset
▶ deuss ex machina
▶ duvara bakıyorum
▶ indie istanbul
▶ küçük tansiyon
▶ musicalife
▶ musicincolors
▶ organize sesler
▶ puht!
▶ the crustacean
▶ tıkabasa müzik
▶ unblugged
▶ zülal kalkandelen
Yağız Su from Istanbul loves Grizzly Bear - Ready, Able.
the song i love uykusundan uyandı. Yeni fotoğrafları bekliyor.
Karın en kötü yanı, eridikten sonra sokakların eskisinden daha boktan görünmesi. O yüzden bakabildiğim kadar bakıyorum kara. Dokunabildiğim kadar dokunuyorum. Öyle ki, çabucak hasta oluyorum diye soğuktan kaçmama rağmen kendimi dışarı atıp bir buçuk saat karda yürüyorum.

Ne kadar klişe olursa olsun vazgeçmeyeceğim bir şey ayaklarımın fotoğrafını çekmek. Özellikle karda ve deniz kenarında. Çimde. Kumda. Bir de toprak yollarda tozlanmışken. Bu alışkanlık sayesinde botlarım hem kar, hem deniz suyu emdi bugün.

Benim gözümde herhangi bir şey, üzerine kar yağdığında karşı konulmaz oluyor. Naylon poşetler, leğenler, sigara paketleri… Çiçekler zaten herhangi bir şey değil.

Sahil Yolu’nda karşı koyamadığım bir diğer şey de yerdeki işaretler. Bu sarı ok, kar suyunun altında harika bir biçimde parlıyor. Boya katmanlarına dokunmak geliyor içimden.

Sert rüzgara karşı dengede duran kargaya tedirgin edecek ama kaçmasını gerektirmeyecek kadar yakınım.

O tekne hep aynı yerde. Muhtemelen benim buralarda olmadığım erken saatlerde açılıyordur denize. Bir gün erkenden gidip baksam ya.

Fotoğrafları düzenlerken Sharon Van Etten’in yeni albümü Tramp’i dinledim. Ask’ta şöyle dediğini duydum: “Buna gülmek bile çok canımı yakıyor.” Yukarıdaki ince dallar, en az bu şarkıdaki ruh hali kadar kırılgan.

Karabatak ve martılar rüzgara rağmen çok hareketliydi. Yanlarına yaklaştığımda bile yakınımda uçmaya devam ettiler.

Sonra nedenini gördüm.

Ufak tefek ağaçlardan biri beremi çıkarmaya yeltendi. Hemen fark ettim. Başımı üşütmemem gerektiğini söyledim, anladı.

Geçen yıl göktaşı yağmurunu izlemek için yanındaki kayalara oturup beklediğimizi, hiçbir şey göremeyip eve döndüğümüzü hatırlamadı. Biraz dalgındı aslında.

Ağaçla laflarken benden gözlerini ayırmayan biri vardı. İnsana uzun uzun bakmayı konuşmaya yeğleyen biri. Birbirimize çok benzediğimizi söyledim, bakarak. Gözünü bile kırpmadı.

Eve dönmeye karar verip hızlı hızlı yürümeye koyulmuşken kadın-erkek eşitliğinin tek gerçek örneğiyle karşılaştım. O da kapalıydı.
(Nikon D700 + Nikon 50mm f/1.8D)
Tweet

Yumuşak, buğulu seslerden şarkılar dinlerken gözümde bir bataklığın üzerini örten sis canlanıyor. Çürümüş yapraklarla yastık gibi yumuşamış zemin, ağaç köklerinin dibinde sular. Zamanın aslında akmadığı hissi. Seslerin bile boğulduğu, mutlak yalnızlığı yaşamaya fırsat veren mağaralarla dolu bir yer. Montreal’den Kandle Osborne‘un 6 şarkılık ilk EP’si Know My Name (2011) de böyle çiyli, loş bir atmosfere sahip. Swamp rock tanımı, müziği çok iyi yansıtıyor.
Kandle’ın babası ve prodüktörü, Kanadalı alternatif rock grubu 54-40’nin solisti Neil Osborne. İlk grubunu 16 yaşında, kız kardeşiyle birlikte kuran Kandle aynı zamanda fotoğrafçı. Portfolyosu da müziğine benziyor; biraz karanlık, doğrudan, sakin. Yanlış giden ilişkilerden bahseden şarkılarında gitar Broken Social Scene’den bildiğimiz Sam Goldberg’e, bas Jason Kent’e, davul Patrick Conan’a ait. Kandle’ın yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen görmüş geçirmiş çıkan, insanı içine çeken sesi ve Goldberg’in bataklığın üzerine kuşlar uçuran gitarı albüme karakterini kazandıran en önemli unsurlar. Know My Name’de bir de Rolling Stones cover’ı Playing With Fire yer alıyor.
İnsanda ağaçlara, yollara, gitmediği yerlere koşma isteği yaratan, sinematografik bir müzik yapıyor Kandle.
Tweet

Jane Birkin zarafeti, gülüşü, taranmamış saçlarıyla yakından gördüğüm en etkileyici kadınlardan. Japon müzisyenlerin icrasıyla Serge Gainsbourg şarkılarını söylediği konser boyunca, hayatının bir dönemini birlikte geçirdiğin birinin ölümünden yıllar sonra onun şarkılarını söylemenin nasıl hissettireceğini düşündüm. Birkin’inki bizim hastalıklı nostaljilerimize benzemiyor. Arada bir yapılan eğlenceli bir anma gibi.


Jane Birkin sings Serge Gainsbourg “Via Japan” etkinliğinin amacı, tsunamiden zarar gören Japonya’ya yardım etmek. “Aynı acıları Türkiye de deprem yüzünden yaşıyor, siz burada yaptığımızı anlarsınız” diyor Jane Birkin. Bazılarının hiçbir şey anlamadığını söylemiyoruz.


Birkin setlist’ten teşekkür edeceği insanlara kadar (arabada unuttuğu telefonunu geri getiren taksici dahil) her şeyi kartonlara yazmış. Her şarkıyı yarı Fransızca yarı İngilizce anlatıyor. Gainsbourg şarkıları edebiyat dersi gibi, Birkin’in anlatımıyla daha da esprili oluyorlar. Comic Strip’in efekt kısımlarını ne Bardot ne de Birkin’in canlı söyleyemediğini öğreniyoruz. Kemancı Hoshiko Yamane ise seyircilerin arasında dolaşarak onların yapamadığını yapıyor, Birkin’den övgüyü kapıyor.

Kalabalık içinde olmama rağmen tek başıma izliyormuş gibi Jane Birkin’le başbaşa hissettiğim konserden sonra 2008’de çektiğim yukarıdaki fotoğrafa baktım. Şimdi orada olsam başka türlü hissederdim herhalde. Belki “Maintenant tu es avec les anges” gibi saçmalardım içimden.
Konserden fotoğraflar flickr’da.
Tweet

St. Vincent - Surgeon (Strange Mercy, 2011)
İbre “İyi yapmadığın bir şeyi yapmanın anlamı var mı?” sorusuna döndüyse, herhangi bir şey yapmanın anlamını göremeyeceğin günler de yaklaşıyor demektir. Mikroskop kendi hücrelerine yöneldiğinde, içini açıp mekaniğine bakmak iyi bir fikir. Anestezik olarak öksürük şurubu tavsiye ediyorum.

Pazartesi sabahı, evden başka bir yerde uyuduğumu belli eden gözler ve üşüyen burnumla Tahtakale’den Mısır Çarşısı’na bir buz kırma gemisi gibi sakin ve sabırlı yürüyorum. Zaten Tahtakale’de sabırsız yürümek imkansız. Yay gibi gergin de olsan bir süre sonra teyzelerin kalça darbeleri ve beş metrede bir suratına “Umre malzemesi mi aradınız?” diye bağıran esnaf sayesinde kendini sokağın akışına bırakıp insanlara çarpa çarpa sürükleniyorsun. “Pardon”, “Affedersiniz” artık uzak bir gerçeklik. Burada göğüs göğüse mücadele var. Kına giysilerinin kırmızı gölgesinde baharat kokusuyla esrimek var.
Fakat kulağa Bosco Delrey zerk edince işler birden değişiyor. Kalabalık önümde açılıyor, teyzelerin adımları rockabilly gitarının lokomotif ritmini alıyor, Eminönü’ndeki trafik ışıkları bile ben yaklaşırken yeşile dönüyor. Kadınlar çocuklarını yerlerde sürükleyerek turnikelere abanırken, acelesiz yürüyorum iskeleye. Kapılar ardımdan kapanıyor. Bedenim Kadıköy’e, zihnim Memphis’e gidiyor.
Bosco Delrey’in kütüğünde New Jersey yazıyor ama müziğinden de belli olduğu gibi hayatı Memphis’te geçmiş. 2010’da Wild One/Evil Lives ve Space Junky/My My Racecar single’larını Diplo’nun plak şirketi Mad Decent‘tan çıkarmış. İlk albüm Everybody Wah ise 2011’de yayımlanmış. Delrey’in müziği wah pedalıyla vaftiz edilmiş, bol rock’n roll ve rockabilly referanslı, karşı konulması zor bir cazibeye sahip. İnsanın kanına anında giriyor, “Bosco Delrey gelecek, dertler bitecek” dedirtecek kadar tesirli.
Albümün yarısına kadar rockabilly sound’u hakimken, Glow Go The Bones’dan itibaren elektronik destek devreye giriyor, dans etme güdüsü güçleniyor. Şarkıların farklı karakterlerine rağmen rock’n roll atmosferi albümün parçalarını bir arada tutuyor.
Özet geçeyim, Bosco Delrey çok iyi.
Bosco Delrey-Baby’s Got A Blue Flame by Mad Decent
Bosco Delrey - Cool Out by Mad Decent
Tweet

Grimes - Genesis (Visions, 2012)
Uyku kolay yakalanan bir şey değil. Uçucu, zapt edilemez, zorla alıkonamaz. Dostluğunu kazanman, hatta bazen kandırman gerekir. Gün ortasından sıkı sıkı kapadığın perdelerle, saatin kaç olduğunu anlamayı imkansızlaştıran loş ışık düzeninle, baş ucunda duran üzerine çay tabağı kapatılmış su bardağınla çağırman, davetine cevap verirse de canını sıkmadan kendini ellerine teslim etmen gerekir. Sabaha karşı elini bıraktığında gözlerini açmadan sabırla beklemelisin, yeniden uykulu parmaklarının ucundan yakalayana kadar. Ertesi gece seni kolayca bulması için yastığının, kitabının yerini değiştirmemelisin ve asla onun karşısında büyüklük taslamamalısın. Sen, başını onun merhametli kucağına koymaya can atan bir kuldan fazla değilsin.
Grimes (Claire Boucher) bir çeşit büyücü. Loş evrenimde ellerimi sıcak tutuyor.

Miller Music Tour diyor ki: “5 gün boyunca kendini bana bırak, hiçbir şeyi dert etme, eğlenmene bak”. Tamam o zaman.
Amerika dediğin uzakta uzanan engin bir coğrafya. Tren yollarıyla dahi heyecan uyandıran memleket. Dinlediğim müziğin önemli bölümünü üreten yer. Adında “music tour” geçen bir organizasyonla bu kıtaya ayak basmak o yüzden mühim. İçim içime sığamıyorken New York, Miami ve Chicago 5 güne nasıl sığacak? Peki bu programdaki her şeyi nasıl yapacağız? Bir gün 24 saatken bu kadar çok parti, konser, etkinlik imkansız değil mi? Değilmiş. Uyumadan da yaşanır, hayatında ilk defa gördüğün 200 kişiyle kardeş gibi kaynaşılır, her gün uçmaya alışılır, her gece başka bir şehrin göz kırpışına aşık olunur, ayrılırken için ezilip en başa dönmek istenirmiş.
Kulaklıklarımı takıp gözlerimi kapıyorum ki dönsün yine film. Seyahatimi müzikle kutsayan ilk kişi, pasaport kontrolünde üzerimdeki Nirvana tişörtünü görüp en sevdiğim şarkılarından Sappy’yi söylemeye başlayan görevli. Partilerle New York’a nefes nefese bir merhaba. Gece otelin 25. katında manzarayı izlemekten yorgun düşüp, açık pencereden fısıldayan şehri dinleyerek uyuma. Sabah hızlı bir Times Square turu ve Miami’ye uçuş. Polis eskortuyla otele varış ve genize dolan okyanus tuzu. Bir vampirin teni kadar beyaz kum. Chicago uçuşundan önce yine havaalanı partisi. İnsan sıra dışı şeylere ne çabuk alışıyor. Uçakta koridorda uyuyan insanlar bile normal artık. Sevgilim Chicago!
Gökdelenlerinin kıyısından sinir uçları gibi Amerika’ya dağılan Union Pacific trenleriyle ne güzelsin. Bir Amerikan rock şarkısının cızırtılı gitarları kadar güzel. Senden ayrılmak çok zor ama yine New York’un kollarına atılmalıyım. Son bir gece için. Hudson Nehri üzerinde bir teknenin kıçında, Tinie Tempah’la partiye ara verip rüzgarda üşüyerek hayatımın en hızlı ve tuhaf 5 gününün sonuna geldiğimi idrak etmek için. Etrafıma bakıp gördüğüm farklı farklı diller konuşan, başka başka havaları soluyan insanları son defa kucaklamak için.
Amerika, sana doyamadım, biliyorsun değil mi? Yine gelmek için deliriyorum. Biliyorsun değil mi? Fragmanınla yetinemem, filmini görmeliyim. Pelikülü parmaklarımdan akıtmalıyım. Saç diplerimde tozun kalmalı. Biliyorsun. Her konserin bis’i olmalı.
* Miller Time Sonbahar 2011 sayısından.

Toronto menşeili grup Indoor Voices, müzisyen Jonathan Relph‘in şarkıları etrafında şekillenmiş ve 2011’de ilk albümleri Nevers‘ı çıkarmışlar. Geneline shoegaze havası hakim sakin ve yer yer hüzünlü şarkılar, dinleyeni ses ve bilinç katmanları arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Relph’in duru vokaline Kate Rogers‘ın desteği katılarak bir patika açıyor. Shoegaze gitarları ayakların arasında oyalanarak ilerlerken davul ve bas, adımları takip ediyor. Keyboard kaynaklı ses ve efektlerin katılımıyla bir ormana dönüşen müzik, yavrusunu taşıyan bir kedi gibi sizi ensenizden yakalayıp aklınızın istediği yere götürüyor.
Indoor Voices’ın debisi bir artıp bir azalıyor. Sakin yüzeyin altında akan katmanlar hızla birbiri içine girip eriyor, değişiyor. Yumuşak bir biçimde birbirine bağlanan şarkıların akıntısıyla 33 dakikalık albümün sonunda nereye sürüklenmiş olacağınız tamamen bilincinize bağlı.
Grubun şarkıları soundcloud hesaplarından dinlenebiliyor. Nevers’ı satın almak içinse grubun bandcamp sayfasına başvurabilirsiniz.
Nevers (Loud) by indoorvoicesband
Tweet
Günlerdir ta akciğerlerime inen sevimli enfeksiyonum nedeniyle yatıyorum. Hasta olduğumda müzik dinleyecek halim de olmuyor. Bugün kendimi iyileşmeye yakın hissetmemi, grip yüzünden ev hapsinde kalmak zorunda olanlara yaptığım bir toplamayla kutladım.
Tweet
7 Ocak Cumartesi gecesi Kemancı‘da gerçekleşen konserlerden 3 Mr. Mantis, 6 Chopstick Suicide fotoğrafı. Etti mi 9?



Çiçeği burnunda (belki de antenlerinde demek gerek) hardcore grubu Mr. Mantis ilk konserinde çok doğru bir kitleye çaldı ve karşılığını da aldı. Atölyede günlerce uğraştığımız peygamber devesi maskelerini sahne ışığında görmek de ayrıca güzeldi. Mr. Mantis Şubat ayında küçük bir Avrupa turnesine çıkacak.
+






Chopstick Suicide yağmurdan sırılsıklam olmuş ayakları bir de mosh-pit’te yordu. Fotoğrafları editlerken eve döndüğüm anki kulak çınlamamı yeniden yaşadım ve artık bir çift kulak tıkacı edinmenin gerekliliğini anladım. Gecenin bir diğer yadigarı öksürük ise hala göğsümde ikamet ediyor.
Tweet

Garbage - Push It (Boom Boom Satellites Remix) (Absolute Garbage Deluxe Edition, 2007)
Dijital biplemeler bana iki şeyi hatırlatır; biri kalp monitörü -ki başkasına takılıyken farklı, kendine takılıyken farklı his verir- diğeri de uzay. Pijamalarımla içine dalsam elime yüzüme simli tozlar bulaşacağını sandığım uzay. Ne zaman uzayı düşünsem bir süre sonra aklım bunca geçici zerreciklerken nasıl tüm evrene yetecek kadar duygu barındırdığımıza kayar. Ben şu yukarıdaki nebulayı bir kalp atımıma sığdırır gibi hissediyorum. Her dakika mitral kapaklarımdan evrenler püskürtüyor gibiyim.
Japon elektronika ikilisi Boom Boom Satellites, Garbage’ın Push It’ini bir uzay soundtrackine dönüştürmüş. Derinlerde kaybolmayalım diye de dijital bir nabzı göbek bağımız kılmış.
Tweet

Manyetik Bant, “Şuna katılsam ne olur acaba?” diye merakla kayıt olduğum 2011 Turkcell Blog Ödülleri‘nde Kültür Sanat Blogları kategorisi birincisi seçildi. Oylamada ilk 10’a kalmayı bile beklemezken kategori birincisi olduğum için şaşkınım. Zeki, çevik ve ahlaklı voleybol günlerimde bir defa üçüncülük cezvesi kaldırmış, bir kere de okul takımına katkılarımdan dolayı ismimin yanlış yazılmış olduğu bir teşekkür belgesi almıştım. Bu ödülü de o belgenin yanına koyacağım. 2 yıldır buralara uğrayan, blogla ilgili eleştirisini, fikrini belirten herkese teşekkür ederim. Kategori ikincisi The Balkabaa ile üçüncü Neyin Kafası‘nı da tebrik ederim.
Blog Ödülleri süresince ve sonrasında adayların belirlenmesi, oylama süreci ve sonrasıyla ilgili birçok eleştiri ve öneri okudum, duydum. Bunların ilgili kişilere ulaşması gerektiğini düşündüğümü organizasyonla paylaştım, onlar da önerilere açık olduklarını söyleyerek http://blogodulleri.uservoice.com adresinde bir forum oluşturdular. Haberiniz olsun.
Tweet

Windy & Carl - Undercurrent (Depths, 1997)
Geçen zaman unutulması gerekenlerin üzerini örtüyor, onları hafızanın dibine itiyor. Gezegeni kavuran sıcak bir rüzgar gibi durmadan dönüyor, tüm günleri dün ederek. Yorulmadan ilerleyen sabırlı zihnin yeni şeyler inşa etmesi için zemini düzlüyor. Tırnak aralarına yeniden toz doluyor, nabız atıyor, göz arıyor, omurga hazır. Bütün bu kozmik fırtına içine kırılgan kağıt kuşlar salıyoruz, elimizden çıktıkları anda kapılıp gidiyorlar akışa. Kendi kuşlarını yapan başkalarına değiyor, onların kuşlarına yoldaş oluyorlar. Bir yerlerde su var derin. Hiç görmesen de içinde hissini taşıdığın.
Windy & Carl’ın insanın boyunu aşan müziği, zihni netleştirmek için yapılmış sanki. Ses katmanları akıp giderken altta kararlı ilerleyen melodi, tortusundan arınmayı bekleyen yavru düşünceye benziyor.
Buz gibi havada dışarıda fotoğraf çekerken zorlanıyorum. Zaten çok üşüyen biriyim; ellerim üşüyor, yüzüm üşüyor, sinüslerim ağrıyor, sonunda elimdeki makineyi bırakıp kalorifere sarılmak dışında bir şey düşünemiyorum. Bu hafta sokakta çok kalmayıp yine iç mekanda detay avına çıktım. Bunun için evden sonra en çok vakit geçirdiğim yer olan atölyeyi seçtim. İlk göz ağrım, kuş gibi hafif kompakt makinemle de hasret gidermiş oldum.

Bu sabah Ortaköy’den başladım yolculuğa. Yıllardır mahallede gördüğüm köpek yine her zamanki yerinde oturuyordu. Böyle dikkatli nereye bakıyordu bilmiyorum. Ben o sırada yüzümü tüylerine gömmeyi düşünüyordum.

Otobüste cam kenarında sabah güneşiyle kızarır kulaklar. Sıcaktan yanar yanar, inince aniden soğuyup sızlarlar düşecekmiş gibi.

Atölyeye girer girmez Yoda’nın yanağından makas alıyorum. Darth Vader’a selam çakıp korsan kızlara göz kırparak bahçeye çıkıyorum kedilerle konuşmak için.

Yazın güneşte ayaklarımızı uzatıp uyukladığımız koltuk, kışın kedilere yatak oldu. Koltuk üzerinde krallığımızı yeniden ilan etmek için baharı bekliyoruz.

Bir kumaş parçası paçamıza yapışıp atmış kendini çürüyen yaprakların üzerine.

İşte yaprak nüfusunun müsebbibi. İki agaç yapraklarını habire atölyenin kapısına yığıyor. Yan bahçeyle aramızdaki duvar, ağaçların rahat edebileceği şekilde yapılmış. Herhalde soğuk dışında en büyük şikayetleri tırnaklarını üzerlerinde bileyen kediler.

Musa sokakta bulduğu “Yol Ver - Yield” tabelasını kaptığı gibi atölyeye getirmiş. Bakıp bakıp çıkılacak yolları düşlüyoruz. Pearl Jam’in Yield’ı da atölyenin resmi albümü oldu tabii.

Atölyeye gelen herkes buraya ayak izini bırakıyor. Sigara tiryakileri kapının önünde dikilmek zorunda kaldıkları için isyanda ama duymazlıktan geliyorum.

Şöyle kalabalık bir 70’ler partisi olsa da askıda sıkılan kravatlar biraz insan içine karışsa diye bekliyoruz.

Kışın yanlarıma kalorifer peteği taktırma hayalim gerçek olana kadar en büyük destekçim ıhlamur. İçten ısıtma. Gün başlatıcısı.
Tweet